Festivalde yönetmenler...

Festivalin matrak taraflarından biri de yönetmenlerdir. Boorman'dan iltifat almışlığım, Greenaway'le iyi bir söyleşi yapmışlığım, Agnes Varda tarafından terslenmişliğim var.

Festivalin matrak taraflarından biri de yönetmenlerdir. Boorman'dan iltifat almışlığım, Greenaway'le iyi bir söyleşi yapmışlığım, Agnes Varda tarafından terslenmişliğim var. Yönetmenlerle tanışmak hem eğlenceli hem de bir tuhaftır. Festivalde yönetmenle tanışmak bazen televizyonun içini açıp aletin aslında bir takım tellerden ve ampullerden müteşekkil olduğunu görmek gibidir. Yani biraz hayalkırıklığı, biraz 'işte gerçek dünya' gibi bir şey.
Geçende bir yemekte üçüyle birden burun buruna geldim. Birinin filmini görmüş ve beğenmiştim, diğer ikisini de merak ediyordum ya da haklarında iyi şeyler duymuştum. Bir sosyal girişkenlik geldi üzerime, üçüne de ayrı ayrı iltifatlar ettim. (Her zaman olmaz.) Fakat tabii gene her zamanki gibi oldu. 'Pingpong'un dik dik saçlı genç Alman yönetmeni saplantılı bir biçimde prodüktörlere takmıştı. Şu prodüktör şununla çalıştı, bu prodüktör bununla çalıştı sohbetiyle çok geçmeden bana küçük, zekice filmini unutturdu. 'Erkekler İşbaşında'nın uzun zaman Kanada'da yaşamış İranlı yönetmeni bir tür Amerikalı olup çıkmıştı. Seyredenlerin filminin komedi olduğunu anlamalarına çok şaşırdı.
Filmini kendisinden başka kimsenin anlamayacağına karar verecek kadar filmine yapışık böyle bir yönetmen tipi de vardır. Yazı karakteri Helvetica hakkındaki 'Helvetica'nın Amerikalı yönetmeni ise filminin nerede gösterileceğine, salonun dolup dolmayacağına kilitlenmiş vaziyetteydi, grafik camiasının bu filmle çalkalanmakta olduğunu da belirtti şaka yollu. (Belki de ciddiydi.) Hepsi de sofraya gelen pirzola çokluğu karşısında haklı bir şaşkınlığa kapılmışlardı.
Dün de dahi piyanist çocukla ilgili film yapan İsviçreli yönetmenle tanıştım. Yanında dahi çocukla birlikte gelmişti. O da tonton amca kategorisinden bir yönetmendi. İdare eder bulduğunuz filmlerin yönetmenleriyle sohbet biraz gergindir. Bildiğim yabancı dillerde 'hoş' ya da 'sevimli' anlamına gelen kelimelerin sayısı sınırlıdır ve filmi pek beğenmediğiniz hemen çakılır. Ben de önümdeki köftelere gömüldüm. Allahtan dahi çocuğun hemen yanındaki turist görünüşlü, bembeyaz saçlı, kırmızı yüzlü İtalyan'ın Pasolini'nin ünlü oyuncusu Ninetto Davoli olduğu ortaya çıktı. İsviçreli yönetmenin soran bakışlarından kurtulmak üzere abartılı bir biçimde İtalyan oyuncuya hayranlıklarımı bildirdim, elini sıktım. (Yalan da değil çok severim, gene ne varsa artistler de var.) Hatta 'Şahinler ve Serçeler'deki karganın hâlâ hayatta olup olmadığını soracak kadar ileri gittim. Fena espriler genellikle tedirginlikten doğar.
Bu seneki yönetmenlerle ilgili gözüpek projelerimden biri Tom DiCillio'ya Atıf Yılmaz'ın 'Ah Güzel İstanbul'unun VCD'sini hediye etmek olacak. Sokak fotoğrafçısı Sadri Alışık'la artist namzedi Ayla Algan'ın hikâyesi, paparazzi Steve Buscemi ile evsiz barksız Michael Pitt'in hikâyesine o kadar benziyor ki. Aklıbaşında arkadaşlarımdan bunun pek iyi bir fikir olmadığını söyleyenler oldu ya da bakışlarından öyle düşündüklerini anladım, fakat yapacağım. Çünkü yönetmenlerin çoğunun filmleriyle alakası olmayan pırıltısızlıklarından pek sıkıldım.
Bu senenin en pırltılı yönetmeni gene de bir Türk yönetmeniydi. Halit Refiğ üç saat kadar süren ve 'kopya ya kötüyse, ya alt yazılar berbatsa?' endişeleriyle kalp çarpıntıları içinde seyrettiğim 'Aşk-ı Memnu'nun sonunda coşkun alkışlarla karşılandı. Bihter'in sivilcelerini bile kimse umursamadı. Halit bey, tam bir Visconti (en favori yönetmeni) edasıyla tebrikleri kabul etti. Bir sürü kimse biletlerinin arkasına imzalar attı. Türk sinemasının son zamanlarda biraz ihmal ettiğimiz bu yönetmenine gösterilen ilgi beni de gururlandırdı.
Bu arada Ferzan Özpetek'le de ilk defa tanıştım. Janti ve kibar bir kimse. Tanışmamızın ardından 'Bir Ömür Yetmez' ile ilgili yazmam gerekebilecekler konusunda kara kara düşünmeye başladım ama allahtan en beğenebildiğim Ferzan Özpetek filmi 'Karşı Pencere'den bu yana gene nisbeten beğendiğim bir film. Gene de ona sormak isterdim: 'Ferzan Bey, bu şahane mutfaklarda yaşayan bu 'güzel insanlar' aslında kim? Bir iç dünyaları var mı? Bütün bu 'bellezza'nın ötesinde ne kadar derinler?' Mamafih, filmdeki hastane bankının görüntüsü gözümün önünden gitmediğine göre bir derinlikleri de var. O hastane sırası kadar da olsa. Filmin oyuncularından Milena Vukotiç karşısında ise dilim tutuldu. Ne de olsa onu Bunuel'in 'Arzunun O Belirsiz Nesnesi'ndeki tren kompartımanında Fernado Rey'e doğru eğilmiş hikâyesini dinlerken hatırlıyorum hâlâ. Gene ne varsa artistler de var. Paul Schrader'in sıkıcılığındansa Cüneyt Arkın'ın saatlerce konuşması bile kabulüm!