Filmekimi'nin yan etkileri

Batılı hikâyeler karşısında otomatiğe bağlıyorsunuz. Hem karakterler hem de hikayeleme birbirine benziyor.

Filmekimi’nin bir yan etkisi şu; Çok geçmiyor, birkaç film sonra Batılı sinemalardan gelen hikâyeler karşısında otomatiğe bağlıyorsunuz. Hem karakterler hem de hikâyeleme birbirine benziyor. İster Danimarka (‘Onur Savaşı’), ister İngiltere (‘Ben, Anna’) ister İtalya (‘Ben ve Sen’) ister Fransa (Müthiş Haneke ‘Aşk’), ister Amerika, hatta Havana; gidişat aynı. Bütün ‘bireyler’in etrafında bir mahremiyet, bir ‘dokunma bana!’ alanı var. Bu mahremiyet alanları toplum denen grimsi ve fotojenik magmanın içinde küskün küskün geziniyorlar. Birbirlerine değdikçe/ değerlerse/ değdiklerinde küçüklü büyüklü sürtüşmeler oluyor.

Hikâye demek, zaten, çoğu zaman karakterlerin etraflarındaki mahremiyet bulutlarından cebren ya da isteyerek vazgeçmeleri demek oluyor. Sonuç her zaman güneş ışığı değil (oldu mu çok klişe olabiliyor o türlüsü de), genellikle yağmur, fırtına, gökgürültüsü oluyor. Seyirci filmin yarım saat-45 dakikası ‘geliyorum’ diyen felaketin gerilimini yaşıyor, 15-20 dakika kadar ‘olaylar gelişiyor’, geri kalan vakitte de genellikle sevdiğiniz oyuncu tarafından canlandırılan karakterin ve çevresindekilerin ağır ağır yıkılmasının tadını çıkarmanız gerekiyor.

Işıklar yanıyor, cep telefonunuzu açıyorsunuz (film sırasında açanlara binlerce teessüf), bir sonraki filme. O yüzden, bu Batılı hikâye formülünü umursamayan iki üç film pırıl pırıl parlıyor. Kim Ki Duk mesela; kendisinden umudu kesmişken ‘Pieta’ filmiyle bomba gibi geri dönmüş. Her zamanki gibi, ‘psikolojisi olan’, üç boyutlu, yuvarlak karakterler yaratmayı zerrece umursamadan. Onunkisi Batılı sinemanın çoktan unuttuğu, bizimki gibi Doğulu sinemaların da (ulusal olanlarının da, en çok da onların) bir türlü doğru dürüst hatırlayamadığı bir mesel/masal/ kıssa dünyası. Mesnevi’den, bir Japon masalından ya da Grimm Kardeşler’den geliyor; ‘Vakti zamanında çok zalim genç bir tefeci varmış. Ana baba bilmezmiş. Bir gün kapısına yaşlı bir kadın dayanmış, demiş ki…’

Kim Ki Duk’un kurduğu umursamazca kesin çizilmiş yanlış-doğru, iyi-kötü, sevgi-nefret, günah-kefaret dünyasını fotojenik göstermek çabası yok. Pis sinema bu, çöp sinema hatta; kötü kadrajlar, sadece işlevsel, zevksiz close-up’lar, amatör ötesi oyunculuklar vb. Filminde herkesin motivasyonu, bu somut (denebilirse) dünyadaki alacak-verecek hesabı belli, ama dünya bir o kadar da fütursuzca hayal ve hayaletlerle iç içe. ‘Ne görüyorsan o’, ama gördüklerine hayal ettiklerin de dahil, görmek öyle bir şey çünkü. ‘Gör artık/ Benim gözlerimle körleşmeden gözlerin!’; Borges’in kendine şiar edindiği bu dize, Kim Ki Duk’un kurduğu dünyanın en tabii, lafı bile edilmeyecek normal hali. Bu dünyada birilerinin gönül gözü açılıyorsa, bu onların selamete ermelerinin de bir yolu değil. ‘Işığı görenler’ de yok bu filmde klasik anlamda. İnsanoğlu başına gelmiş olanlarla olduğu kadar gelmekte olanlar ve gelecek olanlarla da bir ve malul. Malul diyorsam da gerçekten öyle.

Kim Ki Duk hep böyleydi. Onu tasavvufi aşk hikâyesine yanaştırabildiğimiz bir örnekte haftalarca baştacı da ettikdi; ‘Boş Oda’. Fakat her hikâye Leyla ile Mecnun tadında olmuyor. Bakalım bunu ne yapacağız. Her halükârda, ona Venedik’te Altın Aslan ödülü verenlerin bir Kim Ki Duk hikâyesi karşısında (s)aldıkları derin nefesi hayal edebiliyor insan. Jürilik zor meslek çünkü; on tane yıkılan Rampling, beş tane köpüren Mike Maddsen ve rafinelikten incelip zar haline gelmiş son Haneke’yi de gördükten sonra, Kim Ki Duk gerçekten de iyi geliyordur. Aynı tazelik, belli ölçüde, Katrina öncesi, esnası ve sonrası Amerika kırsalını anlatan Zeitlin’in ‘Düşler Diyarı’nda da var. Sosyal gerçekçilik sinemasıyla düş sinemasını zevkle karıştıran bu filmde dev yaban domuzları, köpekler, tavuklar da insanlar kadar ‘karakter’... Görmeye değer.