Fincher, 'zaman'a karşı!

David Fincher çok iddialı bir işe kalkışıyor ve başarıyor; seri katil hikâyesini hem sosyal tarih, hem de modernist bir 'sır', var olmayan bir merkez olarak (yeniden) anlatmak...

David Fincher çok iddialı bir işe kalkışıyor ve başarıyor; seri katil hikâyesini hem sosyal tarih, hem de modernist bir 'sır', var olmayan bir merkez olarak (yeniden) anlatmak...
Ve sonunda 'Zaman'a varmak. 'Zodyak'a gidenler ne 'Yedi' gibi dini ne de 'Dövüş Kulübü' gibi toplumsal bir alegori seyredecekler. O filmler de hayranlık uyandırıcıydı ama Fincher'ın son filminin modernist sinemanın başyapıtlarından birine, Antonioni'nin 'L'Avventura'sına benzediğini söylersem Antonioni hayranları da Fincher'cılar da kızmasın.
'L'Avventura'da, tekne gezintisine çıkan bir grup insanın içinden biri kaybolup filmden çıkar. Filmin geri kalanı, karaya çıkıp hayatlarına devam eden grubun hikâyesi, onların (bu kayboluş vesilesiyle) hayatlarının çözülüşüdür. Oscar Wilde'ın diyeceği gibi 'bilmecesi olmayan Sfenks', Borges'in diyeceği gibi 'merkezi olmayan bir labirent' görünümü arz eden bu hikâyede, klasik polisiye hikâyedeki gibi merkez kaybolan kız değil, onu arayan ve bir süre sonra da vazgeçen- kimselerdir. Ya da zaten merkez yoktur. Merkez dağılmış, etrafa bölüştürülmüştür. ('Peki kız noldu?' diye sormaktan vazgeçersiniz bir süre sonra.)
Fincher'ın 'Zodyak'ın da ise niyet aynı ama gidişat tersi; Antonioni'nin kaybolan kızının tersine, 'muhtemel' katil burda filmin yarısı ila dörtte üçü kadar bir süre sonra güçlü bir namzet olarak hikâyenin ufuk çizgisinde beliriyor ve bir sürü olayın arasında bir serap gibi 'orada duruyor'. Duruyor, duruyor. Sonra film bitiyor.
Fincher epik sıfatını gerçekten hak eden bu filmde 50'lerin sonu ile günümüze gibi bir zaman dilimi içinde bir sosyal tarih anlatıyor bir kere. Bir toplumun yüzünün, gazeteciliğin, polisliğin, binaların, makinelerin nasıl değiştiğini, kriminal araştırmanın uzun, bürokratik tarihinin nasıl zahmetli halkalar halinde kımıldandığını... Bu Amerikan sinemasının zaten iyi yaptığı bir şeydir. ('Siyah Dalya'yı da ona çektirmeliydiler.) Ama Fincher'inki daha da değişik bir şey. Epik, malum, genellikle 'kuruluş hikâyesi'dir. (Sinemada Scorsese'nin 'Casino'sunu düşünün.) Fincher ise epik'i bir anti-epik, Antonioni'msi bir 'çözülüş hikâyesi' olarak anlatmayı başarıyor; insan hayatlarından oluşan bir resmin çözülüşü... Çünkü 'Zodyak', Zodyak cinayetlerinin kimliği az çok belli katilinin etrafındaki insanların hikâyesi aslında. Polislerin, gazetecilerin, karılarının, çocuklarının, el yazısı uzmanlarının, katil namzedinin etrafında bulunmuş kimselerin hayatlarının aldığı yönlerin, hayal kırıklıklarının, sönen heyecanın, saplantının tavsadığı ve yeniden parladığı noktaların... Sonuçta katil bahane oluyor.
Fincher'ın büyük iddiası, 'Yedi'deki gibi bir 'çizgileri birleştiriniz' ya da 'ipuçlarını izleyiniz' hikâyesi yerine, çizgilerin karmakarışık bir yumak olduğunu, ipuçlarının ille de bir yere çıkmadığını önermek. Filmin gerçek katili bir anlamda 'Zaman'. İzleri silikleştiren, ip(lik)uçlarını birbirine dolayan büyük eşitleyici. Sonuçta Zodyak Katili sadece birtakım cinayetler işlemiş olmuyor, esas olarak bu cinayetlerin etrafını saran insanların hayatlarını yavaş yavaş söndürüyor, solduruyor, bir silgiyle siler gibi siliyor... Bunu gereğince anlatmak için de 158 dakika gerekiyor elbette. 'Zodyak'ın 158 dakikasının tek bir anında sıkılmadım. (Hemen gidip yeniden gördüğüm düşünülürse 316 dakika.) Fincher'ın son projesi Scott Fitzgerald'ın çok sevdiğim bir hikâyesi. İhtiyar bir adam olarak dünyaya gelen ve insan hayatının normal akışının tersine giderek gençleşip bir bebek olarak ölen adamın hikâyesi. ('2001'in sonunu hatırlayan var mı?) Böyle bir hikâye ilk bakışta Tim Burton çağrıştırıyorsa da, belki de tek gerçek 'epik' konu olan Zaman'a takılmış görünen Fincher bize gene zamanla ilgili harikulade bir şey anlatabilir. Fincher, benim için, 'Zodyak'ta çok ilginç bir yönetmen olmaktan çıkıp büyük bir yönetmen oldu.