Forman'ın gulyabanileri

Gençlikleri hemen ikinci dünya savaşı sonrası Orta Avrupa'sına denk gelen ve belki de bu nedenle insanlığa dair hiçbir ümit beslemeyen iki büyük modern yönetmen vardır;

Gençlikleri hemen ikinci dünya savaşı sonrası Orta Avrupa'sına denk gelen ve belki de bu nedenle insanlığa dair hiçbir ümit beslemeyen iki büyük modern yönetmen vardır; Roman Polanski ve Milos Forman. Polanski'nin insanın ruhundan yana ümidi yoktur. Forman'ın ise öncelikle toplumsal bir hayvan olarak insandan. Sonuçta aynı kapıya çıkar, ama Polanski'nin filmleri karanlıksa Forman'ın filmleri ister Amerika'da geçsin ister Çek Cumhuriyeti'nde, ister kasaba itfaiyecileri arasında ister Amerikalı porno kralları arasında, aynı anda hem karanlık hem de cümbüşlüdür. Polanski Kafka'ysa, Forman Haşek'tir. Forman'ın son filmini de sadece ressam Goya'nın hayatı sanmayın.
Goya bu filmde daha çok oradan oraya koşuyor, birilerinin başına gelen şu ya da bu felaketi onarmaya çalışıyor, tabii arada onların resimlerini de yapıyor. Ama film asıl 'hayaletler'in filmi.
Son derece kalabalık bir toplumsal fon önünde, hayatı Katolik papazlığından Fransız İhtilalciliğine bağlanan Javier Bardem'le engizisyondan salıverildiği gün tımarhaneyi boylayan Nathalie Portman'ın kesişen hayatlarının hikâyesi bu. İrice çizilmiş hatlarıyla her zaman büyük oynamaya eğilimli Bardem de, çocukla kadın arası rollerin emsalsiz oyuncusu Portman da Forman'ın Goya'dan devralıp yorumladığı grotesk dünyada tam yerlerini bulmuşlar. Forman'ın, resmettiği bu dünyada ne papazlara, ne ihtilalcilere, ne deli doktorlarına, ne krallara inancı var. Gümbürdeyen bir topun şaşkınlıkla etrafına bakan bir tavuğa bağlanıverdiği, bir asker bandosunun işlerini bitirdikten sonra aletlerini kılıflarına yerleştirmelerini de seyretmemizi önemseyen bu dünya yıllardır bildiğimiz Forman dünyası. İnsanlar bütün karikatürlükleri içinde insan, bütün insanlıkları ile birlikte karikatür.
Forman'ın sanatçı olarak hemen her filminde tutturduğu 'altın ölçü' tam bu iki uç arasındadır. O, çok güzel düzenlenmiş sahnelerini hiçbir zaman sadece şaşaanın emrine vermez. O sahnenin içindeki tek bir iri burnu ya da şaşkınlıktan açılmış bir çift gözü de farketmemizi ister, hatta belki daha çok da onları. Bu yüzden de hicivle iş yapan bütün sanatçılar arasında kendine mahsus bir yeri vardır. Geniş ve genelleyici fırça darbeleri mi yoksa ince ayrıntılar mı? Forman'a kalırsa, ikisi de. Uzun zamandır, bir sürü yönetmenin tutturmayı başaramadığı ya da önemsemediği bu altın ölçü, 'Goya'nın Hayaletleri'nde hâlâ süregelmekte ve tam da bu, Forman'ı önemsememizi sağlayacak, Rabelais ya da Voltaire'vari bir hümanist hicivciliğin mirası.
Tarantino'nun geniş bir fırçayla çizilmiş karikatürlerinde eksik bir yan bulanlar, ama aynı zamanda Dardenne kardeşlerin filmlerinde her anın ince bir fırçayla sonsuzca kaydedilişini de neredeyse zalimce bulanlar Forman'ı (bir kere daha) seveceklerdir sanıyorum. Asıl soru şu ki, hümanizmin de hiciv sanatının da binbir kılık değiştirerek kendi kendilerinin birer 'hayaleti' oldukları günümüzde, Forman'ın hümanizmine de hicivciliğine de hâlâ inancımız var mı? Bütün heybetine rağmen 'Goya'nın Hayaletleri'nin biraz eski moda, biraz günü geçmiş olduğunu hissedenler de olacaktır korkarım. Ve bunun ortaya atacağı asıl soru da Forman'ın temsil ettiği hümanist-hicivci-modernist geleneği çoook gerilerde bırakıp bırakmadığımızdır. Başa dönersek, Forman'ı hafifseyecek olanların muhtemelen kayıtsız şartsız bir nihilizmin hüküm sürdüğü Polanski dünyasını hâlâ cazip bulmaları da belki aynı sebeptendir.