Fransız kalmak

Bu hafta iki Fransız gürül gürül şarkı söylüyorlar. Muhteşem Edith Piaf'ın hayatını 'gerçekçi' bir biçimde anlatma vaktinin geldiğine inanan Olivier Dahan, Piaf'ın hayatının bir 'kan ve gözyaşı' versiyonunu kotarmış.

Bu hafta iki Fransız gürül gürül şarkı söylüyorlar. Muhteşem Edith Piaf'ın hayatını 'gerçekçi' bir biçimde anlatma vaktinin geldiğine inanan Olivier Dahan, Piaf'ın hayatının bir 'kan ve gözyaşı' versiyonunu kotarmış. Film, renklerinden, ışıklarından, Piaf'ın 'zaafları'ndan, kısacası kendi 'konsepti'nden ziyadesiyle sarhoş olmuş vaziyette... Bütün dişleri her an ortada olan aktris Marion Cotillard da Piaf'ı Pokemon'la Gremlin arası küçük, yırtıcı bir yaratık olarak yorumluyor, ki bu versiyonu beğenenler muhtemelen bunun da 'güçlü bir yorum' olduğunu düşüneceklerdir. Bu versiyon genç kuşakları Piaf'ın aslında 'punk' bir karakter olduğuna ikna eder mi bilmem. (Öyle de bir niyeti var gibi çünkü.) Bana daha ziyade yıllardır sakillikten sakilliğe koşan Fransız ticari sinemasına hâkim olan tek 'mod'un malum Luc Besson dünyası olduğunu ve her şeyin her filmde aynı çizgi romanımsı kalınlıkta anlatıldığını bir kere daha düşündürdü. (Aynı şey Serge Gainsbourg ya da Jacques Brel'in başına gelmez umarım. Ekstra 'pis' bir Gainsbourg'a ne dersiniz? Tercihen, başrolde diş konusunda en az Cotillard kadar iddialı olan Romain Duris'yle?)
Halbuki, Piaf'lı filmde de mükemmel olan 'haftanın elemanı' Gerard Depardieu'nün yirmi, yirmi beş yıl öncesi Fransızca pop müziğinin pespaye şarkılarını büyük bir samimiyetle söylediği 'Şantör', genellikle Amerikan sinemasına atfettiğimiz 'B filmi' esprisini Fransız sineması için yeniden canlandırıyor. 40'lı 50'li yılların Fransız polisiyelerinden gelip en son Claude Sautet'de en iyi örneklerini veren bu Fransız B filmi dünyası bir işçi sınıfı- Paris mahallesi- küçük burjuva ortamını ve orada hemhal olan insan hikâyelerini anlatır. 'Şantör' de bir müzikli lokal şarkıcısının genç bir kadına tutulmasını Sautet'vari bir 'ucuz roman' esprisiyle anlatıyor. Hiçbir numaradan da kaçınmadan; Depardieu'nün bir türlü karar veremeyen genç kadına 'benden nefret et ama bana acıma' çektiği bir sahne var ki, safi Fransız 'pulp'ı...
Bu taammüden Luc Besson ortamında iyi bir değişiklik. Depardieu dev cüssesi, korkunç şantör gömlekleri, meslek icabı saçlarına yaptığı sarı meçlerle bir nevi 'Muhsin Bey' dünyasında dolaşıyor. Ama bu filmi çekici yapan, söz konusu B filmi dünyasının (Muhsin Bey'deki gibi bir kopuşu anlatmadığı için) Fransız sinemasındaki sürekliliğini görmek, Depardieu'nün Jean Gabin'le Lino Ventura arasında gidip gelişini seyretmek oluyor. Bizim şehirdeki Fransız filmi seyircisi de matraktır. İstanbul seyircilik tarihinde Fransız ticari sineması Konak sineması, Romy Schneider'in göğsündeki su damlacıkları, Alain Delon'un buğulu dudakları demektir. 'Şantör'de, Alkazar'da beş dakika arada ışıklar yanınca 'o' seyirciyi görüverdim. Film tam istedikleri film miydi bilmem, ama hiç yoktan iyiydi ve onlar, bir avuç 'frankofon' kokuyu almıştı. Biraz yaşlanmış olarak, arkaya doğru taranmış beyaz saçları, yazlık beyaz gömlekleri, keten giysileri ile Konak'ın şaşaalı zamanlarında adımlarını bile atmayacakları Alkazar'da yerlerini almışlardı. Eski bir gardropta uzun zamandır saklanmış gibiydiler ve İstanbul kültürüne has bu emsalsiz B filmi anını nostaljinin saçma sapan tüllerine büründürmeden bütün acımasızlığı ile değerlendirebilecek bir yönetmenimiz olup olmadığını aklımdan geçirdim.