Gemiler geçerken yüreğimden sessizce

Ender büyüyüp de bütün çocuksu iyimserliğini kaybettiğinde, 'Kaptan Phillips'deki ticaret filosu kaptanına dönüşebileceğini varsaymak mümkün.

Bazen her şey gerçekten ailede bitiyor. ‘Ender’s Game/ Uzay Oyunları’nın Ender’i gibi bilgisayar oyunları cini bir çocuğunuz olsa da, Allah muhafaza kötü uzaylılarla çarpışan dünya filosunun (Amerika diye okuyun) başına geçirilse ne yaparsınız? Ailede, “Yavrumu böyle işlere koşmayın, daha sokakta oynama yaşı” diyen bir babaanne falan olmadığı için ite kaka dünya ordusunun başına geçirilen yavrucak, erken yaşta militarizmin, maskülinizmin, rekabetçiliğin, yerçekimsiz ortamda dövüşün gerçeğine, muhtemelen kamışına su yürümemişken flört simülasyonuna, âdet yerini bulsun tipi çokkültürlülük yalanına (‘Anne, Arap arkadaşım bile var!’) maruz kalsa? Mamafih, bizzat Küçük Ender’i mi, yoksa komutanlar komutanı Harrison Ford’u mu suçlu bulacağınıza daha karar verememişken ‘Uzay Oyunları’ tabii ki baş döndüren dönemeçler alıyor. Uzun lafın kısası, Ender’i bu işe koşanların Ender’in marifetlerinden değil, çocuk aymazlığından faydalanmak istediklerini anlıyorsunuz. Velev ki, bir nevi Greenpeace Kuşağı için uzay oyunları filmi gibi sona eren ‘Ender’s Game’in küçük kahramanı, problem teşkil edenlerin başka gezegenlerdekiler değil, bizim gezegenlerdekiler olduğunun ayırdına varıyor, film ekolojik bir ‘tuşe’ ile sona eriyor. Ama kimse Ender’in bildiğimiz anlamda bir çocuk olmadığının ayırdına varmaya yanaşmıyor elbette. (‘Bildiğimiz anlamda çocuk’ da kalmamış olabilir, o ne ki diyebilirsiniz? Belki de Amerikan sinemasındaki en sonuncu örnek ‘Yapay Zekâ’daki küçük robot David olmuş olabilir. Öte yandan, bu hafta gösterime giren ‘Mavi En Sıcak Renktir’deki Adele’in başından geçenleri böyle de seyredebilirsiniz, hatta seyredin; bir çocuğun en saf, en önyargısız biçimde cinsellikle tanışması olarak.)

Neyse; Ender büyüyüp de bütün çocuksu iyimserliğini kaybettiğinde onun sinemalarımızda gösterimi halen devam eden ‘Kaptan Phillips’deki ticaret filosu kaptanına dönüşebileceğini varsaymak mümkün. Kaptan rolünü, Amerikalı erkeklerin saçmasapan hayallerini ve abartılı kaslarını kaybettiklerinde dönüşecekleri tek ortak vasat olduğu için bunca yıldır sinemadan ekmek yiyen Tom Hanks (bir tür erkek Sandra Bullock) canlandırıyor. Kahraman kaptanın paranoyaklığını mı, teknokrat-uzman saplantılılığını mı, kendince hüzünlü emir kulluğunu mu, yoksa esir düştüğü korsanlar karşısında fırsat bulduğunda Amerikan üstünlüğüne sığınmasını mı (‘balıkçı falan değilsiniz, hepiniz korsansınız!’) daha acıklı bulduğunuza karar veremeyeceksiniz.

Bir de serbest stil, Amerikalı yorgun ‘Demokrat’, beyaz, kolu kanadı kırık, gemisini kurtaramama kaptanlığı var ki, Robert Redford’u doğrudan Oscar adaylığına postalayan bu Sundance-üstü-Sundance (seri hareket eden bir köpekbalığından başka ‘aksiyon’ yok) filmi de yarın başlıyor. ‘All is Lost/Sona Doğru’, teknesiyle Hint Okyanusu’nda kazaya uğrayan Redford’u tabiat, kaza, kader, su vb. karşısında hiçbir şey yap(a)mamakla sınıyor. Mamafih, yönetmen J. C. Chandor’un filminin Spencer Tracy-Ernest Hemingway’li ‘Yaşlı Adam ve Deniz’ havasında olmadığını, hatta bir tür egzistansiyalist doğacılığa (Terence Malick usulü) ya da new age maneviyata (Terence Malick usulü) da yönelmediğini, doğrudan uhreviliğe göz kırptığını çıtlatayım. J. C. Chandor’un bundan önce çektiği bankacılık hikâyesi ‘Margin Call/Oyunun Sonu’nda uhreviliğin ‘u’sunun olmadığını, tam tersine anlatımdaki ekonomikliğin (ya da istiyorsanız ‘minimalizm’in) sadece açgözlülüğün deşifre edilmesine yaradığını hatırlatayım. Ama, İMDB’nin yalancısıyım, zamanında kendi babası da bir yatırım bankasında çalışıyormuş. İşte böyle, babanız yatırım bankasında çalışınca eleştirel hiperrealizm, tekneyle kazaya uğramayınca bol keseden uhrevilik. Unutmadan; Tom Hanks’in çalıştığı yük gemisiyle Robert Redford’a kıçını dönen yük gemisinin aynı şirkete ait olduğunu hatırlatmakta da belki fayda var. Bazen hamaset de lazım.