Genç erkek ölümleri

Sinemada genç erkeklerin ölümü daha karanlık bir yer olmaya başlayan dünya ile ilgili bir yenilgiye kahramanın yenik düşüşüne dair hazmedilmesi zor bir hissi geçiriyor bize.

Berlin soğuğunda film festivali beklemek oldukça garip bir his. Art arda aktör ölümleri de bu Cermenik duruma daha da karanlık bir fon sağlıyor. İkinci Dünya Savaşı ertesi Almanca konuşulan sinemanın ilk uluslararası starlarından biri, Avusturya doğumlu Maximilian Schell, 31 Ocak’ta öldü. Schell’i ilk kez ‘Topkapı’ filmi için o zamanki sevgilisi eski İran kraliçesi Süreyya ile İstanbul’a geldiğinde gazetede çıkan ‘olay’ fotoğraflarında görmüştüm; bir çocukluk hayali…

Uzun yüzlü, başını eğmiş hafifçe gülerek ve meydan okurcasına kameraya bakan genç bir adam, yuvarlak yüzüyle bariz biçimde bizden biri olan ‘mahzun prenses’ Süreyya İsfendiyari ve duruma el koymuş, arabayı sürmekte olan ‘Türk polisi’. Uluslararası jet sosyetenin aşırılıkları Orhan Pamuk’un ‘İstanbul’da ya da ‘Kara Kitap’ta çok güzel anlattığı ‘o zamanlar’ Türkiye’sine uzak bir yankı olarak varırlardı. Schell ile Prenses Süreyya’nın gazetecilerle tartışıp polis arabasıyla karakola götürülmeleri ise o zamanlar Ortadoğusu’nun tek ‘celebrity’si olan ‘mahzun Prenses’ ile Avrupa jet setinin ‘burada’ çakıştığı tek vaka, tek otantik skandalımızdı.

Oysa Maximilan Schell, sadece bir playboy değildi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan sineması Avrupalı aktörlere sinemada şans verdiğinde, bu aktörler genellikle kendi kültürlerinin klişelerini cisimleştirmek zorundaydılar. Schell de Avusturya doğumlu, İsviçre tabiyetli genç bir erkek oyuncu olmakla birlikte ‘Genç Aslanlar’dan ‘Şeref Madalyası’na kadar birçok filmde Nazi subayı rolü oynadı. Çok da Ari bir görünüşü olmayan, daha ziyade Akdenizli’ye benzeyen Schell bu rollere hep biraz vicdan kattı.

Tom Cruise’un yıllar sonra oynayacağı Hitler’in suikatçisi von Stauffenberg’in hayatı o zamanlar çekilse bu rolü Maximilian Schell oynayabilirdi, daha da iyi oynardı. Schell, İkinci Dünya Savaşı ertesinin genç entelektüelleri gibi inançlı bir Nazizm karşıtıydı da aynı zamanda. Nazi rollerinden kurtulduğunda da kaderi gölgeli ve cazip uluslararası karakterler oldu. ‘Topkapı’da canlandırdığı soyguncu, en son güzel rollerinden biri olan ‘Julia’daki direnişçi rolü hep bunlardandı.

Amerikalı aktör Philip Seymour Hoffman ise Schell’den iki gün sonra 2 Şubat’da öldü. Onun ölümü kimsenin beklemediği, sarsıcı ama ayrıntıları itibariyle genç Hollywood’un mitolojisine uygun bir ölüm oldu. Seymour Hoffman, yakınlarda ölen bir diğer Amerikalı aktör, Paul Walker gibi James Dean malzemesi değildi. Ama çok iyi bir oyuncu, ilginç rollerin nüanslara vâkıf oyuncusuydu. Daha genç yaşında üzerinde ileriki yaşlarının hüznünü taşıyan ve bunu hissettiren, ender bulunur bir cins aktördü. ‘Capote’de, ‘Boogie Nights’da özellikle de Paul Thomas Anderson’un ‘The Master’ında erkeklerin ruh karanlıklarına, ortayaşların muktedir erkeklere neler yaptırabileceğine dair bir önseziyle müthiş karakterler yaratmıştı. Belki özellikle sinemada genç erkeklerin ölümü daha karanlık bir yer olmaya başlayan dünya ile ilgili bir yenilgiye, kahramanın yenik düşüşüne, hatta kahramanın her zaman yenik düşeceğine dair ağır, hazmedilmesi zor, ‘mitolojik’ bir hissi geçiriyor bize. Nejat İşler’in yakınlarda atlattığı hayati tehlikenin içimizi bu kadar burkmasının sebebi belki bu; Türkiye ile ilgili derin bir yenilgi hissinin, bunu kuşkusuz kendi de derinden hisseden bir aktörde cisimleşmesi, bu kadar görünür olması…

Yakın Türkiye tarihinin en zalim yenilgilerinden birinin, Ali İsmail Korkmaz’ın hikâyesi günün birinde sinemada anlatılırsa Nejat İşler’in bir gölge gibi bu hikâyenin bir yerlerinde olacağına, ‘oradan geçeceğine’, izdüşümünü bu hikayeye ödünç vereceğine eminim.