Genç ıstırabı

'İmkansızın Şarkısı'nın problematiği; gençlikte alınan aşk yarasının acısına sonuna kadar sadık kalmak

‘Maymunlar Cehennemi: Başlangıç’, açıkça ‘maymun dostu’ olmasıyla dizinin diğer filmlerinden ayrılıyor. Filmin, barınaklardaki ve maymunların denek olarak kullanıldığı laboratuvarlardaki feci koşulları sergilemeyi hikayeden çok daha fazla önemsediği duygusuna kapılıyorsunuz… ‘Maymunlar Cehennemi: Başlangıç’ dünyanın hâlâ günün birinde maymunlar tarafından ele geçirilebileceği umuduyla sona eriyor bile denebilir. İnsanlardan daha iyi iş çıkaracakları kesin...
* * *
Zaten film bu kadar maymun dostu olmasa, herhalde hüzünlü yüzlü Hollywood ‘muarız’ı James Franco da filmin baş-insan rolü’nde oynamazdı. Allen Ginsberg, Hart Crane gibi Amerikan şairlerini canlandırmayı seven Franco’nun belki de en dokunaklı rolü ‘Örümcek Adam’larda babasının sevgisini kazanmak isteyen ama bir yandan da babasının favorisi olan en iyi arkadaşıyla karmaşık bir sevgi-nefret ilişkisi sürdüren Harry Osborn’dur. Kariyerinin başında bir yerlerde James Dean’i de canlandıran Franco, ‘Cennetin Doğusu’ndaki James Dean’i andıran Harry Osborn rolünü belirgin biçimde anlar ve derinleştirir. Ya da en azından yüz ifadesi öyle ‘der’; gençlikte bir yerde yara almış genç insan ifadesi…
Gençlikte bir yerde yara almak önemli. Yarayı korumak da. Yoksa duygular bahsinde öyle dümdüz yaşayıp gitmek mümkün. (Batı’nın gene de ‘zeka’dan ayrı tutamayarak ‘duygusal zeka’ adını uydurduğu şeyin aslı faslı bu.) Fakat Batı ve Doğu kültürlerinin bu ‘yara’ konusundaki yaklaşımları ne de olsa farklı. Haftanın en iyi filmi, Murakami uyarlaması ‘İmkansızın Şarkısı’nın problematiği de bu. Gençlikte alınan aşk yarasını unutup gömmektense sonuna kadar acısına sadık kalmak… Filmin kahramanları, 20 yaşına girdi girecek, 20 yaşında olmanın nasıl bir şey olduğunu konuşan, film bittiğinde en yaşlısı ancak 21’ine varmış olan karakterler. Naoko ile Toru’nun hikayeleri modern zamanlarda geçmekle birlikte Doğulu aşk hikayesinin bütün imtihan tematiğini taşıyor. Modern teçhizatla, Batılı şarkılarla donanmış bir Doğu toplumunda olayların ‘Sevmek Zamanı’ lezzetinde ilerlemesi bu filmin en güzel yanlarından biri. Fakat iki kültürü de, Batı’nın Romantik kültürünü de Doğu’nun romans kültürünü de birleştiren şey, kendini dışa vurma bahsinde, ikisinin de güçlerini tabiattan almaları.
* * *
Bütün benzer metinlerde olduğu gibi ‘İmkansızın Şarkısı’nda da dalgalar, kırlar, dağlar yeterince söylenemeyeni, bağırılsa da duyulamayacak olanı temsil etmek için oradalar. Ama filmin kendine özgü Doğulu güzelliği kısmen de genç âşıkları için önerdiği tevekkül kültürünün zamansızlığı, sahiciliği ve sadeliğinde. (Aynı zamanda bedenselliğinde de.) Toru ile Naoko, ‘Uğultulu Tepeler’in Heathcliff’iyle Catherine’i değiller. Vuslatın önündeki engelin basitliği ve ‘tıbbiliği’ karşısında kıs kıs gülecek seyirci bile bir süre sonra hikayenin temel önerisine inanmak zorunda kalıyor. Çünkü ‘İmkansızın Şarkısı’ seyircisini başlangıçta bir Jules ve Jim ‘havası’ ve bir Beatles şarkısı ile tavlıyorsa da, aslında her acının ve aşkın yaşandığı bir kültürel dekor olduğu gerçeğini de gözden kaçırmıyor. Japon yeniyetmelerin Batılılar gibi giyinseler de, benzer müzikleri dinleseler de, aynı Freudien rüyaları görseler de garip biçimde kendileri gibi davrandıkları bir film bu. Darısı bizim şiddetle köksüz popüler film yavuklularının başına. ‘Kendi’lerinin ne olduğuna bir karar verseler.