Genç ve utangaç ve de saklambaç

'Ömer' ve 'Silsile'nin kahramanları o kadar bir şeyin amblemi ki, filmler de özetlerinin ötesine geçemiyor.

Facebook’ta dedikleri gibi sabah sabah ‘sesli güldüm’. Beyazperde. Com’daki ‘Ömer’ filmi özetinin ilk cümlesi şöyle: “Ömer utangaç ve duyarlı bir fırıncıdır.” Ciddileşebilir, Filistin filmi ‘Ömer’in kahramanını anlatacak ilk cümle bu mu olmalı diye sorabilirsiniz. Öte yandan bu hafta vizyona giren diğer filmlerden birinin, Türk filmi ‘Silsile’nin ilk cümlesi de pekâlâ benzer bir şey olabilir; “Cenk, yurda yeni dönmüş utangaç ve duyarlı bir mimardır.” Doğruya doğru, Ömer’le Cenk’in ‘utangaçlık’ ve ‘duyarlılk’ları arasında coğrafi ve kültürel farklar, dünyanın gidişatına ilişkin niyet ve yön farklılıkları var. (Gastronomik tariflerde denildiği gibi, isteğe göre, iki cümleye de ‘yakışıklı’yı da ekleyebilirsiniz.) Ama gene doğruya doğru, önemli olan, aslında ikisinin de bu özete indirgenebilecek olmaları. İkisi de o kadar ‘bir şeyin amblemi’ ki, dahil oldukları hikâyeleri anlatmak isteyen ‘Ömer’ ve ‘Silsile’ filmleri onları o kadar birer ‘arama motoru’ haline getiriyor ki, söz konusu özetten gerçekten öte değiller, olmaları da gerekmiyor. (Yönetmenin ilk filmi ‘Vaat Edilen Cennet’in kahramanları olan dertli genç erkekler hiç bu kadar düz değillerdi.)

İki film de bir tür entrikaya dayanıyor ve gene itiraf etmeli, ‘Silsile’nin entrikası ‘Ömer’inkine oranla tıkır tıkır işliyor. Ama, ondan ‘Ömer’den olduğu gibi kafamızda olay örgüsüyle ilgili bazı sorularla çıkmamamız, filmin meselesine ilşkin olarak bulduğu cevapların düzlüğünü de gizlemiyor. Çünkü ‘Silsile’, ayrıca, son zamanlar Türk sinemasının önemli bir zaafının iki ucundan birini de temsil ediyor. Bu ‘uçlar’, bu ‘ya/ ya da’ da şöyle; ya sosyolojik bir çerçeve bulup onun üzerine ‘hikâye germek’, ya da iyi işleyen bir entrika kurup onun üzerine ‘hikâye germek’... İkincisi, bir toplumsal meseleye değinen iyi bir polisiye, ilginç janr filmi o kadar az rastlanır şey ki (sanat filmine gönül vermiş sinemamızda bu konudaki en son başarı ‘Vavien’ olabilir) ‘Silsile’ filmi, seyrederken saman alevi gibi parlıyor ve filmden çıkar çıkmaz da sönüyor. Tek akılda kalan Esra Bezen Bilgin’in genç ve külyutmaz bir avukat rolündeki gerçek parlayışı. Onun, bu rolü (üstelik üzerinde payetli bir pantolonla!) yorumlayışı, belli bir profesyonel sınıfın davranışları hakkında filmin anlatabildiğinden çok daha fazlasını anlatıyor.

‘Silsile’ yönetmenine daha çok Chabrol seyretmek, para ve libido arasındaki ilişkiler üzerine daha derinlemesine düşünmek önerilebilir... Gerçi bu iki uç kader değil. Arada isabet noktaları var, tutturmaya niyetliyseniz! ‘Balıkesirli Deniz utangaç ve duyarlı bir lise öğrencisidir,’ desem, haftanın filmlerinden bir diğerini, ‘Mavi Dalga’yı özetlemeye girişmiş dahi olmam. Balıkesirli Deniz’i canlandıran genç oyuncu, ‘Mavi Dalga’ filmini Ömer’i ve Cenk’i oynayan oyuncuları fersah fersah aşan bir ışıltıyla dolduruyorsa bu, kendisi kadar, filmin yönetmenlerinin onu filmin ortasına yerleştirme ve kullanmadaki başarılarıyla ilgili... Deniz, bir ruh halinin, bir hayat döneminin ifadesi olarak sadece filmin merkezinde titreşmekle kalmıyor, etrafındaki kahramanlarla bütünleşiyor, azalıyor-çoğalıyor, anlaşılır oluyor, hadi peki, ‘zenginleşiyor’. Erotik-duyumsal bir merkez bu, olay sadece pespaye bir lolitalık yorumu da değil...

Rüzgârla, denizle, hayallerle, bedene düşen güneş ışığıyla, yanan ve onarılması gereken goblenle, ani neşe ve somurtkanlıklarla, diğer karakterlerin yakıp- söndürdüğü duyumsal ışıtıyla, toplumsal çevredeki iyi bulunmuş tansiyonlarla (doğalgaz kesintisi!) ilgili. ‘Mavi Dalga’da bütün bir elektrik akımı var ki, herhalde sinemamızda ilktir... Bu ‘izlenimci-elektrikli’ anlatımın tek kusuru belki bir türlü düğmeye basmaya kıyamaması... Film birkaç kere bitebilir, bitmiyor, bitmeyince de ‘gençlik filmi’ klişelerine tehlikeli denecek kadar yakınlaşıyor. O kadar da olur, diyelim. Bir dahaki sefere de demeyelim.