Gençlere seslenen filmler...

Darren Aronofsky'nin zavallı Hugh Jackman'ı ortaçağda İspanyol şövalyesi, günümüz Amerika'sında bilim adamı ve uzayda Budist rahip kılıklarında terlettiği 'The Fountain'...

Darren Aronofsky'nin zavallı Hugh Jackman'ı ortaçağda İspanyol şövalyesi, günümüz Amerika'sında bilim adamı ve uzayda Budist rahip kılıklarında terlettiği 'The Fountain', esasen 'beyaz adam'ın zamanlar boyunca aşkı ve 'asude bahar ülkesi ölüm'ü aradığı, ortaya karışık bir fantezi. Nasılsa, aynı anda hem şatafatlı hem de ucuz görünüşlü olmayı başaran bu prodüksiyonda 'Love Story'yle 'Yüzüklerin Efendisi' (ve daha birtakım başka metinler) buluşmuş, Mayalar, kanser araştırmaları, ölmekte olan yıldızlar ve daha birçok şey de iki sevgilinin aşklarına alet edilmiş. 'Fountain'daki Kuzey Amerikalılar anlaşılan kendilerini hem İspanyol fatihi, hem Budist rahip hem de kanserin çaresini bulan bilimadamı rollerinde görmek, böylece madde âlemi kadar mana âlemine de demir atmak istiyorlar. Oysa, filmde can ile canan arasında olup bitenlere sadece kötü bir tarihi fantezi romanı havası hâkim.
'Fountain'ı seyrederken, Hugh Jackman'ın güçlü kollarıyla kraliçesi Rachel Weisz'ı kucaklamasını ve her şeyin bir tarihi aşk romanı kapağı ilüstrasyonu gibi donmasını beklediğim anlar oldu. (Brad Pitt'le Cate Blanchett'in filmde oynamaktan vazgeçmemelerine şaşmamalı. Zevk sahibi insanlar.) Süslü, 'eskil' bir elyazısıyla kötü tarihi romanlar yazan Izzi'nin kocasına hediye ettiği, bizde de bazı lüks kırtasiyecilerde satılan, rustik dolmakalem-mürekkep seti gibi bir şey bu film. Hani birisi hediye etse ilk fırsatta başkasına hediye edersiniz ama hediye ederken de utanırsınız. Daha önceleri uyuşturucu gibi dünyevi meselelerle genç seyircisini ilgilendirmeyi başaran Aronofsky, aynı seyirciler için New Age bir 'Tristan ve Isolde', bir 'Leyla ile Mecnun' çekmeye girişmiş. Aklı başında hiçbir gencin yutacağını sanmam.
Danny Boyle'un gençleri ise 'güneşe akın var akın, güneşin fethi yakın' havasındalar. Gerçi, o kadar neşeli değiller tabii. Sönmekte olan güneşimizi yeniden canlandırmak için yola çıkan bu bir uzay gemisi dolusu genç, karamsar ve zamanından önce olgunlaşmış gençler. Zaten çok geçmeden de genç ömürlerini daha da karartan kötü kararlar almak ve eyleme geçmek zorunda kalacaklar. Danny Boyle'un gençleri genellikle omuzlarına bugünün meselelerinin ağırlığı çökmüş karakterlerdir. Bu bir uzay dolusu genci de atalarından kötü bir miras devralmış bir x, y ya da z kuşağı olarak kabule hazırız. Ama Boyle, güneşe doğru yola çıkmışken ekolojik bir 'Solaris' yapmakla yetinmeyip mistik bir 'Alien' de yapmaya kalkışınca filmin rotası sıkı sapıyor. Görev bir şekilde tamamlanıyor ama işte o kadar.
Haftanın tek iyi filmi, ne Yahya Kemal'e ne de Nâzım Hikmet'e yanaşmaya kalkışmayan, onun yerine sade, süssüz bir hikâyeyi eski usul bir ekonomiyle anlatan casus filmi 'İhanet'. Yaşlı FBI ajanıyla onu takip etmekle görevlendirilen genç ajan hikâyesinde Fuj Takamoto'nun sinematografisi, Chris Cooper'un oyunu ve Ryan Phillipe'in tanınmayacak ölçüde bambaşka birisi olması durumu var. (Helen Hunt, Holly Hunter cinsi bej kızlardan biri olan Laura Linney bile iyi.) Büyük olasılıkla kitabını okumaya üşeneceğiniz, ama film olarak çok tatmin edici olan küçük, sert hikâyelerden biri 'İhanet'. Gençlere 'seslenen' yukarki iki filmden daha da vâkıf kuşak meselelerine üstelik; son sahnede, Danny Boyle'un canavarından çok daha korkunç ve dokunaklı olan Chris Cooper, kan çanağına dönmüş gözleriyle hayatını ve hayallerini berbat ettiği Ryan Phillipe'den kendisi için dua etmesini istediğinde, kuşak hesaplarının havale edileceği yerin uzay ya da tarih değil, düpedüz 'bugün' olduğu hissine kapılmak mümkün.