Gençlik halleri...

'Direniş Günlerinde Aşk', günümüz 'yenik gençlik' anlatılarının yanında taze bir nefes. 'Genç ve Güzel'de güzel sevişme tabloları dışında pek bir şey yok.

Olivier Assayas’ın güzel, uzunca ve ecnebilerin dediği gibi ‘fikirlerle dolu’ filmi ‘Direniş Günlerinde Aşk’ muhtemelen çok kalmayacak vizyonda. Neden Başka Sinema gibi bir çerçevede daha çok gösterim fırsatı bulmadığını merak ediyor insan. Ben emektar, hüzünlü ve bir bakıma hakkı ödenemeyecek Majestik’te yılın son günü seyrettim. Beş dakika arada Majestik’in efsane kedisi Karper’le de biraz mütalaa ettik. O da beğenmiş. Her halükarda, Assayas’ın filmi saçmasapan yılbaşı neşesinden ayılmamı sağladı, bazı filmler böyledir.

Özgün adıyla ‘Apres Mai/ Mayıstan Sonra’, genç bir ressam olan başkahramanını izlerken tam adının vaadettiği şeyi yapıyor, 68 Mayıs’ının ertesinde, o hareketin açtığı özgürlük vaadi kanalından çeşitli Batılı genç insanların nerelere doğru ‘aktıkları’nı anlamaya çalışıyor. Vintage meraklılarını ferah ferah tatmin edecek ölçüde sık dokulu, doğru ve yerinde dönem ayrıntısına rağmen, film bu tarz filmlerin genellikle ekmek yediği ‘onlar da bir günlermiş’ havasına kulak asmıyor. Güzelliği burda; ister sanat, ister politika, ister müzik, ister Doğu’ya yolculuk, ‘Apres Mai’, 68’i genel bir anlam arayışının kaynağı olarak görüyor. Genç ressamın filmin bir sahnesinde galiba sevgilisinden özür dilerken ‘gençliğimi kaçırmak istemedim’ diye gerekçelendirdiği bu durum, özellikle birçok hikayeyi birlikte örebilen iyi senaryosu sayesinde filmin de gerçek meselesi. Başka bir deyişle, bir gençlik ruhunu nostaljiye feda etmeme isteği… (Kapsayıcılık endişesiyle, Kazım Öz’ün ‘Bahoz/ Fırtına’sını aklıma getirdiğini de söylemeliyim.)

Öte yandan, çizgisel anlatı yapısı, filmde de sorulan ‘devrimci bir filmin üslubu da devrimci olmamalı mı?’yı da (o yılların önemli sorusu) bir kere daha sorduruyor elbette meraklı seyirciye. Film perdeye düşer düşmez görülen ‘Apres Mai’ yazısının grafiğinin Godard’a selam olduğunu, onun dışında filmin anlatımında ‘devrimci’ sayılamayacağını, daha çok Avrupa edebiyatındaki Stendhal-Flaubert hattında bir erginleşme anlatısı olduğunu söylemeli. Ama başlangıcı gene o günlere, 70’ler sonuna denk gelen günümüz ‘yenik gençlik’ anlatılarının yanında taze bir nefes. (Parlak bir örnek vermek gerekirse, katolik ve karamsar Robert Bresson’un 1977’de çektiği ve bütün bir gençlik mutsuzluğunu şeytana havale ettiği ‘Şeytan, Herhalde’ filmine bakarsanız, Assayas’ın ikibinlerdeki berraklığından iz bulamazsınız.)

Dünyanın her yerinde şöyle ya da böyle bir başkaldırı havasının estiği şu günlerde ‘yenik gençlik’ romantizmini sürdürmeye çalışan bazı filmlerin hafifçe demode oluşu da bundan mı acaba? Bir zamanlar ‘devrimci’ anlatımıyla ilgi çeken François Ozon’un ‘Genç ve Güzel’i tam böyle. Adı dahi popüler aşk romanlarına gönderme olan ve duydum duyalı nedense bana Ahmet Mithat Efendi’nin ‘Henüz Onyedi Yaşında’sını hatırlatan ‘fuhuş yapan liseli güzel Isabelle’ hikayesinin başlıca derdi belki de kahramanının fazlaca ‘genç ve güzel’ olması. (Ve de 17’sinde!) Böyle olunca evdeki dertler, komik üvey baba, şaşkın anne, matrak erkek kardeş karakterleri, hatta Isabelle’in kendisi geriye kaçıyorlar, film afişte gördüğümüz, ayakta duran muktedir erkek silüetine arzuyla bakan güzel Isabelle ile (aslında) cep telefonu arasında gelişen sıkıcı bir melodrama dönüşüyor. İlk aşkta hüsrana uğramış bu güzel çocuk, hayatın anlamını yaşlı erkeklerin kollarında paralı seks yaparak ararken onun melankolisine pek giremiyor, bir ahir zaman narsisizminden güzel sevişme tabloları dışında pek bir şey anlamıyoruz. Ve artık lütfen Charlotte Rampling’i de bir filmde daha ‘gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse’ darb-ı meselinin vücut bulmuş hali, bilge (ama havalı) babaanne rolünde görmeyelim, mümkünse!