Geri kazanılmış eskiler

"Popüler sinemanın vicdan'ıyla kaynak yaratma arayışlarının çakıştığı nokta: Hugo ve Artist"

Sinemayı ve geçmişini yeni bir sevme ve anma biçimi başladı. Geçmişin tuhaf ve sevimli gölgelerinden biri olarak ya da anne annenizin kurabiyeleri gibi… Sinema tarihi hakkında ciddi seçkiler hazırlamış olan Martin Scorsese, sinemanın kurucu babalarından Georges Melies’nin ‘yükseliş ve düşüşünün acıklı hikâyesi’ni geniş seyirci kitlelerine anlatmak için ‘Hugo’da klasik Oliver Twist formülüne başvurmuştu yakınlarda. (‘Küçük yetim sihirbaz amcayı keşfeder.’) Melies’yi hatırlamak günümüz seyircisine ancak 3D bir kaybeden hikâyesi konsepti şeklinde sunulursa ‘çalışıyordu’ anlaşılan.

Burada hem paradoksal hem birbirini tamamlayan birkaç husus var. Popüler olanın algısında, geçmişin popüler sineması bugünün ‘kültür varlığı’ olunca aslında eski püskü oluyor, ancak koltuk değnekleriyle ayakta duruyor. Bu bakımdan bugünün büyük başarılarını da ileride aynı kader bekliyor olabilir. (‘Tom Cruise mu? İnteraktif touch-pad versiyonu çıktı mı?’) İkincisi, popüler olan, sayıları üçü-beşi geçmeyecek temel hikâye çerçeveleri kullanılarak her zaman yeniden canlandırılabilmesi ihtimalini de barındırabiliyor. (Oliver Twist kalıbı gibi.)

* * *
Popüler sinemanın bir nevi ‘vicdan’ıyla hiç bitmeyen kaynak yaratma arayışlarının çakıştığı bu noktalar seyircide de basit bir nostaljiye sesleniyor olabilir; ‘…o eski filmler ne güzeldi, ne masumdu!’ Belki de ‘Görevimiz Tehlike’ dizisinden yorulmuş, ‘Dövmeli Kız’ dizilerinin orijinali ile Amerikanı arasında şaşalamış seyircinin de boş anına denk geliyor. Öyle ya, ‘o güzel eski filmler’ bir klişe aslında; sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişte yıldızı sönen jön ile yıldızı yükselen jön kız hikâyesinin ‘Singing in the Rain’den, Mel Brooks’un ‘Silent Movie’sine, ‘Bir Yıldız Doğuyor’dan, Atıf Yılmaz’ın ‘Minik Serçe’sine kadar defalarca işlendiğini, Jean Dujardin’in Gene Kelly’nin eline su bile dökemeyeceğini ‘The Artist’i seyretmeye giden kaç kişi bilecek, bilmesi de gerekmiyor. (Gene de, bu noktada DVD tüketimi kültürüyle sinema tarihi farkındalığı arasındaki ilişki merak edilebilir.)

Amerikan sineması hakkındaki farkındalığı Amerikan sinemasından çok daha fazla olan Fransız sineması, Amerikan sinema tarihinden böyle zararsız, siyah-beyaz olduğu için kendince cüretli bir ‘buket’ sunmuşsa, Fransız entellerin marifetlerini hep kuşkuyla karşılamış olan Amerikalılar da buna bayılıp şu kadar Oscar adaylığı vermişse kim ne karışır, ‘paket’ tamam. Burada sinema seyircisi, özellikle de genç, yeni sinema seyircisi açısından sorulacak şey şu belki de; bütün bunları ta geriye, Amerikan sinemasının sessiz tarihine ya da Melies’ye götürmek, geriye doğru iz sürmek mümkün mü? Ayrıca gerekli mi? ‘O eski, masum güzel filmler’ klişesi üstü kazınıp altında bir şey bulunması gereken bir arkeolojik alan mı yoksa bir hazır yiyeceğin acılısı ile acılı olmayanı arasındaki farktan öte değil mi? Sinema tüketicisi ile sinema seyircisi arasındaki ayrımı belirleyen en önemli soru bu gibi geliyor. İkincisinin, ‘Hugo’ dolayısıyla gerçek Melies’lerin tadına varmayı önemseyeceğini ya da Dujardin’in kalaslığı vesilesiyle Gene Kelly’nin esnekliğini keşfetmenin tadına varmak isteyeceğini düşünüyor insan.
Tersyüz edilmiş eski filmler olmaktan ileri gitmeyen bu yeni-eski filmlerin tek faydası olsa olsa bu olabilir. Yoksa, gölgelerin gölgelerin gölgelerinin durmadan yeniden üretildiği bir nevi Platon mağarasında öylece oturmak mümkün. Kendi doğası ve tarihi itibariyle sinemada bu obur, tüketici tembelliğin, bir popcornlu ataletin, bu bitmez tükenmez Platon’un mağarası ‘kafasının’ da kendine göre bir yeri, hatta cazibesi olduğunu itiraf etsek bile.