Gerilimden gerilim beğen...

Aşkla ilgili önemli itirazları olan 'Kusursuzlar' Türkiye sinemasında denenmemiş derecede sıkı bir gerilim peşinde yılmadan yorulmadan koşuyor. İyi de ediyor.

Bazı filmler gerçekten de zalim bir zamanlamayla giriyor vizyona. Sinema dergisinin sorgusuz sualsiz bir gecede kapatıldığı, elinizde tuttuğunuz gazetenin yakında tamamen online olma söylentilerinin gezindiği günlerde ‘Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı’nı nasıl seyretmeli?

Online’a meylederek kapanacak olan efsanevi Life dergisinin fotoğraf (hatta pardon negatif) arşivinde çalışan Ben Stiller, efsanevi Life fotoğrafçısı Sean Penn’in son sayı kapağı için çektiği ‘o’ fotoğrafın negatifini kaybeder, bir türlü bulamazsa ne olur? Atlayıp Grönland’a ordan İzlanda’ya gider, ama az gidip uz gittikten sonra aslında hayatın anlamının, mutluluğun vb. tam da evin, hatta çöp tenekesinin civarlarında olduğunu anlarsa, bunu nasıl karşılamalı? Sonunda, tazminat çekini alırken ‘gene de mutlu bir insan olarak’ işten çıkartılmış olduğunu, insanın dünyada ‘hayal ettiği müddetçe’ yaşadığını, ne de olsa Grönland’a gitmiş, köpekbalıklarıyla dövüşmüş, kar kaplanı görmüş olmanın kar sayılacağını mı düşünmeli?

Amerikalıların ‘kendini iyi hisset’ filmlerini dünyaya yaymalarındaki ölçüsüzlük, belki de dünyanın geri kalanına duydukları olağanüstü güvensizlik kadar büyük. (İkincisi için bir Amerika vize formu doldurmayı deneyin.) Ya Ben Stiller’in, ‘Amerikan mutlulukları’na itirazı gözlerinden okunan bu zeki aktör-yönetmenin bu işe soyunmasına ne demeli? Wes Anderson ailesindeki çıkıntı oğul, pimpirikli baba, tutturukçu teknisyen rolünün ironisini unutacak mıyız? Negatif peşindeki Mitty-Stiller’de tutturukçu teknisyenden iz var ama Stiller’in karanlıkta- koşan- komik- Kafka- karakteri’nin zalim-işten-çıkarıcı-beyaz-yakalı rolündeki Adam Scott (ve sakalının) yanına yaklaşamayacağını da düşünüyoruz. Bu oyun Temel Reis ile Kabasakal arasında ise, kesinlikle Kabasakal kazanıyor, Safinaz’ın Temel Reis’e kalması ise ‘gönüller bonus’u. ‘Aşk her zaman…’ Neydi gerisi?

Aşkla ilgili önemli itirazları olan ‘Kusursuzlar’ ise Türkiye sinemasında denenmemiş derecede sıkı bir gerilim peşinde yılmadan yorulmadan koşuyor. İyi de ediyor. Antalya’dan beri, özellikle yeni sinemacıların belirmesi ve yeni hikayeler denemeleri bağlamında göz ardı edilemeyecek bir filmdi ‘Kusursuzlar’. Mamafih, vizyonda, ayakları üzerinde durduğunda, filmler arasında bir film olduğunda bazı soruları daha da çok gündeme getirdiği düşünebilir. Birincisi gerilimin dozu ve tadıyla ilgili. Çoğu okullu sinemacının da gönlünde yattığı gibi, ‘tür filmi’ (burada polisiye, korku-gerilim vb.) dolaylarında gezinirken memleket gerçekçiliğine mi, psikolojiye mi, türün trüklerine mi, yoksa volümü biraz daha açıp abartıya, parodiye mi meyletmeli? Abartı, deyim yerindeyse ‘Memleket Barok’u, ‘Recep İvedik’lerin, ‘Kutsal Damacana’ların fütursuz ellerine geçeli beri ona karşı bir güvensizlik var. Oysa sözkonusu olan iki kızkardeşin ‘tam da adı konmayan meş’um hikayeleri’ ise mesela Sevim Burak ve ‘İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar’ı gözardı etmemekte, hatta ondan nemalanmakta fayda var. Türk edebiyatının damarlarındaki asil kanda böyle şeyler pekala var ve bu cins bir uçukluk bu filme yakışır, kızkardeşlerin teatralliğine bir zemin sağlardı. İkincisi tabii ‘memleket gerçekçiliği’. Kendini ister istemez dayatan ‘Kim bunlar?’ sorusunun sıkıcılığının farkındayım.

İnsan, Türkiye’de bir hikaye anlatma sonucunda (özellikle de memleket dışında) daima bu sorudan sözlüye kalkmaktan bıkıyor. Ama bu ‘mübrem’ sorunun kenarından dolaşmanın da yolları olmalı. Film her ne kadar kızkardeşleri ‘Selanik tarafları’na havale ediyorsa da, insan bu filmde onlardan daha fazlasını bekliyor, mesela kalkıp şakır şakır oynadıkları bir sahne vb. olmasını arzuluyor. (Filmleri karşılaştırmak istemem ama aile histerisinin nefis bir düğünde oynama sahnesinde zirve yaptığı bir film de var.) ‘Kusursuzlar’da eksik olan, basit adıyla ‘alaturkalık’. ‘Memleket gerçeği’, mahalle histerisi, muhitin şuuraltı bazen bu kadar da basit bir şey.