Gıcır Gıcır

'Bağımsız Film Festivali' !F'in altıncı senesi... !F'in en önemli özelliği, başlangıcından bu yana, son yıllarda İstanbul'da sinema ve diğer alanlarda yaşanan birçok hareketliliği birden yansıtması bence.

'Bağımsız Film Festivali' !F'in altıncı senesi... !F'in en önemli özelliği, başlangıcından bu yana, son yıllarda İstanbul'da sinema ve diğer alanlarda yaşanan birçok hareketliliği birden yansıtması bence. Yeni yönetmenler, yeni eğilimler, yeni 'kült'ler, üniversitelerdeki sinema bölümlerine girenler- çıkanlar, kısa film, müzik, plastik sanatlar, yeni kentsel kimlikler, yeni bölüm başlıkları, hatta en eğlenceli partiler; !F'te bütün bunlar gene birarada... Bu yıl da matrak bölüm başlıkları var: !F'in ilk günü 'Gıcır Gıcır'dan bir filmi kaçırmayın mesela. Amatörce yapılmış belgesel 'Pavee Lackeen: Göçebe Kız'. İrlanda'da karavanlarda yaşayan göçebeleri ergen bir kız üzerinden anlatıyor ve bildiğimiz anlamda 'gıcır gıcır' filmlerden daha etkileyici. Tanımadığımız hayatlar üzerinden egzotizm yapan belgesellerden değil.
'Hit Filmler'deki 'Sherrybaby' de yerleşik bir endüstriden gelmekle birlikte egzotik olmamaya karar vermiş bir film. Hem kendisi kalmak isteyen hem de annelik hakkından vazgeçmek istemeyen genç kadın rolünde Maggie Gylenhaal müthiş. 'Gündüz Gece...' sonradan cesaretini kaybeden gönüllü intihar bombacısı bir kız hakkında. Herşey çok soyut, dil biraz özenilmiş olmakla birlikte ilginç. Cuma günü geceyarısından sonra, iç organlarınız müsaade ederse, 'Pusher 3'e gitmenizi tavsiye ederim. Film de büyük ölçüde iç organlar üzerine sert ve iyi bir kara film. Havai bir havadaysanız '20 Santimetre'de travesti Marieta'nın 'kızgın çıkıntısı'ndan kurtulmak için müzik ve dans eşliğinde coşmasını seyredin. Cumartesi günü, ismine de takılmadan, mutlaka Miike'nin 'Aşkın 4.6 Milyar Yılı'na gidin. Jean Genet, 'Solaris', Uzak Doğu dövüş sanatları, dans, hepsi birarada gibi birşey; her filmi tuhaf ve güzel olan yönetmenin elinden çıkma gene tuhaf ve güzel, tarife gelmez bir film. Pazar 'Massimo Oliveros'un Açılması'na gidin.
Sarsıcı. hikâyenin aldığı her dönemeçte kimin tarafında olacağınızı, olmanız gerekip gerekmediğini bilemediğiniz, labirentte deney faresi gibi kalakaldığınız netameli bir 'cinsel açılma' hikâyesi.
Pazartesi 'Bir Başkanın Ölümü' var. Bush bir suikast sonucu öldürülmüş olsa ne olurdu? Bu son derece iyi yapılmış yalancı belgeselin karanlık cevabı 'hiçbirşey değişmezdi' yolunda. Aynı gün 'Dünyalılar'a gidip bir daha hiç et yememeye, deri giymemeye, dost bellediğiniz hayvanlara sıkı sıkı yapışmaya karar verin. Salı günü 'Sapığın Sinema Rehberi'nde 'Zizek'e göre sinema tarihi'nde şahane bir gezinti ve üstadın (gizli?) stand-up yeteneğine hayranlık. Belki bir de, 'Hitchkock vs. güzel de, sonlara doğru zikrettiğiniz filmlerden biraz kuşkuluyum,' deme fırsatı. Çarşamba 'Bilekkesenler'e gidin. İntihar edenlerin gittiği bir yer varmış ve orası hem tuhaf hem eğlenceli bir yermiş. Beklenmedik bir konuda şeker bir masal ve Tom Waits var. Aynı gün Matthew Barney'le ilgili bir belgesel de var. 'Şu adam neyin nesiymiş,' diyenler aydınlatıcı bulabilir. Öte yandan onu sırlarıyla sevenler ve açıklama istemeyenler gitmesin. Kesinlikle gitmeyin diyeceğim bir iki film var. Haydi, sade suya sürrealist 'Avida' ya da 'çarpıcı', manalı 'Taxidermia' tartışılır diyelim
ama sahtekarca erotik, dikizci ve demode Fransız filmi 'Öldüren Melekler' gerçek bir ızdırap.
!F'le işi olmayacak sinemaseverler bu hafta dev bir romanı, James Ellroy'un 'Siyah Dalya'sını sadece 'retro' sanarak berbat eden Brian de Palma filmi yerine, 'Hannibal Doğuyor'a gitmeli. Yeni bir yönetmen, Peter Webber, Hannibal hikâyesine bir başlangıç çekmiş. Thomas Harris'in hayalgücünü de aşan nefis, gösterişli, Barok bir intikam filmi... Yönetmenin bundan önceki başlıca 'hit'i 'İnci Küpeli Kız'ın röprodüksiyon
albümü gıcırlığını unutuyor, ondan şahane yeni filmler bekliyorum.