Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar

Bütün renk ve desenler, en deliler de, en pasteller de, çizgililer de pötikareler de sonunda Park'ta bir araya geldiler. Bunu anlamıyorlar.

Gezi Parkı Direnişi birçok ‘tip’ ortaya çıkardı. Kustu daha doğrusu. Devlet erkanını geçelim bir kalem. Aklı kıt film yıldızları, şaşkın dizi starları, ‘bağırsak ve mikrop’ konusundakı fikirleri insanın içine doğrudan kendi ürünleri hakkında kurt düşüren büfeler, çok-çok duygusal oldukları için herkesi kucaklayayım derken şarampole yuvarlanan şarkıcılar, bahçecilik meraklısı olduğu anlaşılan süperstarlar vb. Ben gene de bütün bu sirki seviyor, ‘Son aldığım kürkler dolayısıyla Gezi Parkı’na gelmem gerçekçi olmaz’ gibi bir beyanat veren Diva’mızı da ‘ad absurdum’da, yani ‘saçmaya yöneliş’te bir zirve sayıyorum. Çoğunun, eteklerini toplayarak, devletin onları kapsamaya niyetli olup olmadığı hiç belli olmayan kanatları altına sığınmaları beni ancak güldürdü. (Tabii zıddı da var, padişah ya da polis rolü oynamanın kendilerini padişah ya da polis yapmadığını bilen aklıbaşındalar.)

Ama gerçekten kesif bir küf kokusuyla burnumun direğini sızlatanlar, bazı ‘hoca’lar, köşe yazarları ve kanaat önderleri, kendilerince ‘yıldızlar’ ki, işte onlar eğlenceli bile olmayan bir Türkiye resmi geçidi sergiliyorlar. Bunların bir kısmı, ‘Erdoğan’ı dün haklı buluyordum, fakat haddini aştı, bu sabah itibariyle haksız buluyorum’cular insanı ancak esnemeye sevk ediyorlar. Kendilerini her şeyin ve herkesin ölçüsü sanmalarına mı, dünden bugüne arada hiç uyanmamalarına mı hayret etmeli, bilmiyorum. İkinciler, ‘bunlar çoluk çocuk işi, ergen romantizmi’ hattından ilerleyenler, onların ‘öyle değil o, sen anlamazsın’ tipi baba hallerine hafifçe sinirlenmekle birlikte beni ancak ağır bir yemek yemiş kadar etkiliyorlar. Yarına geçer, soda içmeli.

Üçüncüler ise sinirli diva’lar; ‘yeter artık, bıktım’cılar. Hem perfeksiyonistler (‘barikatı bile doğru dürüst kuramıyorlardı!’) hem de nedense üzerlerine yıkılmış hissettikleri-zannettikleri bir tarihi misyonun, mesela solun ağırlığından yorgun düşmüşler: ‘Bıktım artık her şeyi yanlış yapanlara alkış tutmaktan!’ Hem küfür ediyorlarmış, hem de tek bir noktadan her şeyi-gören-anlatıcının ‘Fatih Ürek dansı’ sandığı bir dans yapıyorlarmış. Bakındı hele şu renkli tüyler takmış vahşilere! Bu zevatın derdi esasen renkli tüylerle zaten. Renksiz ruhsuz ‘akademik çevre’lerinde ya da ‘devletle dirsek teması’ ortamlarında bulunmaktansa bahçecilik meraklısı süperstarla kahve içmek yeğdir.
Renk derken de sadece ‘frapan’lıktan bahsetmiyorum. Pardon, ondan da bahsediyorum aslında; beni ve birçok başkalarını, Türkiye’deki hiçbir direniş, feminizmin morunu ya da lgbt’lerin tüyünü tüsünü kapsama raddesine gelmeden önce gerçekten ikna etmedi, yıllarca. (Ki onlarla aramda olsa olsa on beş, yirmi yaş var.) Bütün renk ve desenler, en deliler de, en pasteller de, çizgililer de pötikareler de sonunda Park’ta bir araya geldiler. Bunu anlamıyorlar. Parkı bir münasebetsizlik ya da beceriksizlik alanı ya da sadece DYO renk pınarı sanıyorlar. Orada belki çoğunluğu öğrencileri olmuş, belki arkalarından nanik yapmış genç insanların yol açtığı yeni ‘şey’in her yaşta herkese derin bir nefes aldırdığını görmüyorlar. O şeyin adını koyamaz ya da onu eski ‘şey’lerden birine benzeterek ona nispetli ölçemezsek ‘varolmayacağını’ sanmak istiyorlar.

Duranadam’dan da bir şey anlamayacaklar. Kendi ‘saha’larında böyle bir şey karşılarına çıkmadığı, ‘hayat’la ‘meydan’ın bir ‘jest’de örtüşmesinin başka bir örneğine tesadüf etmedikleri, geriye doğru gittiklerinde de bunu andırır bir şey bulamayacakları için. Yalnızlar da; kendileri ‘gökyüzünde yalnız gezen birer yıldız’ oldukları için herkesi de ‘kendileri kadar yalnız’ sanıyorlar. Koro halinde ‘Tabii ki bize kızacaklar’ şarkısını da terennüm etmekteler. Çok çok sıkıcılar, Cumhuriyet tarihinin en sıkıcı şeyleri, bazı piyesler, televizyon programları, kötü mimari, kabartma saçlar kadar sıkıcılar…