Gönül telimizi titretenler

'Acı, hissedilmeyi talep eder.' Gayet ortalama bir sinema sanatı örneği olan 'Aynı Yıldızın Altında'nın uzun uzun titrettiği gönül teli tam bu; şaşırtıcı biçimde yeni, yerinde.
Gönül telimizi titretenler

Sinemanın önemli işlevlerinden biri hala ‘gönül telimizi titretmek’… Bu deyim kulağa ne kadar eski gelirse gelsin, sinema denen, sanatların ortaklaşalığına dayalı sanat türü için hala geçerli. Harbi ‘Gesamtkunstwerk’; görüntü, müzik, oyunculuk, senaryo, efekt vb. hepsi bir araya gelince gerçekten de gerçek, aslından daha büyük bir şey yaratıyorlar, bu da gerçekte hissedemediğimiz ya da her an hissedemediğimiz yoğunlukta duygulara yol açıyor… Bu hafta gönül telleri konusunda iddialı üç film ayrı ayrı biçimlerde ter döküyorlar. Xavier Dolan, ‘Tom Çiflikte’de platine saçları ve güzel dudaklarıyla Marilyn’den de Marilyn bir starlık gösterisiyle, kan, sperm ve gözyaşı dolu, Ozon’dan da Ozon bir hikaye anlatıyor. Fazla histerik, ayrıca sinema defteri tutan çocuk kıvamında alıntılarla dolu. Gene de bir çeşit ‘kuir tiyatro’ olarak fena değil.
Yelpazenin öbür ucunda ise bir gece vakti arabasında, karısıyla kendisinden çocuk doğuran kadın arasında yol alan yalnız kovboy ‘Locke’ var. Sinemanın bütün dertli heteroseksüel erkekleri var bu karakterde. Filmin üslubunun had safhada ekonomisi (sonuçta teatralliği) seyirciyi, karakterin ‘suskun, derdini diyemeyen’ erkek olayına yaklaştırmak için seçilmiş elbette. Ken Loach olsa olayı iki sahneyle özetler, Steve McQueen olsa bizi bayağı inandırırdı. Tom Hardy fena değil ama üzerinde bütün bir sinema tarihinin yükü var.
Bu bakımdan yarın başlayacak olan ‘Aynı Yıldızın Altında’, gençlik filmi klişelerinin çoğuna sahip olmakla birlikte bu üçü arasında garip biçimde ‘sinema tarihinden yorulmamış’ bir örnek. ‘Juno’ falan gibi yeni tarz Amerikan gençlik filmi bu, bir yandan da banliyö filmi. Ama artısı var. Filmin iki kahramanı da kanserden ölme ihtimali çok yüksek akran çocuklar, bir kızla bir erkek. ‘Aynı Yıldız…’ın hastalıktan gözyaşı derleme önceliği yok (sonuçta ister istemez derlese de), ve/ ama garip bir güncelliği var. Banliyo denen gıcır gıcır yerin günümüz toplumlarının en hastalıklarla dolu ‘sahneleri’nden biri olduğunu düşündürüyor bir kere. Bunu Lynch, ‘Revolutionary Road’ ya da ‘Umutsuz Ev Kadınları’ yapınca olayı sinema tarihine ya da sosyolojiye bağlayıp kurtulma imkanı var; ama ‘Amerikan Pastası’ ortamına kanser, ölüm, içten içe çürüyen bedenler girmesine hazır mıyız? Metafor falan da yok burada, ‘Alacakaranlık’ dizisinde değiliz. Vampirlerden daha beteri varsa o da ‘gerçek dünyada’ lösemi, kanser ya da gözünü kaybetme tehlikesi altında, daha hayattayken yarım ya da çeyrek bedenle yaşayan teenager’lardır demeye getiriyor film…
Cadılar bayramı, zombiler ya da vampirlere sığınamayacaksak, neye sığınacağız? Gene gençlik flimi denen, yüzer-gezer janra. Yeni (Amerikan) gençlik filmi yapılandırılmış birşeydir; karakterler, bilgisayar cinliği, yeni tutuculuk, biçimsel özgürlük/ aşırılık ve toplumsal önkabuller arasında bir varoluş sürdürürler. Bu bir ‘anlaşma’dır, böyle yaşayıp giderseniz Augustus’la Hazel’in annebabaları kadar güvenceli bir ihtiyarlıktan sonra ebediyete göçersiniz. ‘Aynı Yıldızın Altında’ bu ‘paket’in ciddi bozulma ihtimallerinden biri ile karşı karşıya kalındığında olabileceklerle ilgileniyor. Sebepler endüstri sonrası toplumunun kendi çelişkileri (yeni hastalıklar), sonuçlar bu toplumların varoluşsal sorunlara kendilerince verdikleri cevaplar (yeni din? hayat sonrası projesi olarak ölüm?), semptomlarsa basbayağı belirgin; ‘Banliyö krallığında çürümüş birşeyler var.’ ‘Aynı Yıldızın Altında’, buradan en azından bir dersle çıkılabileceğini öneriyor: ‘Acı, hissedilmeyi talep eder.’ Pittsburgh’da da, Ataşehir’de de olsa günümüz ruhları için belki de önemli bir ders bu; projelendirilmiş bir şey olmadığı kesin ‘gibi olan’ düz acı ile yüzleşmek. Gayet de ortalama bir sinema sanatı örneği olan ‘Aynı Yıldızın Altında’nın uzun uzun titrettiği gönül teli tam bu; şaşırtıcı biçimde yeni, yerinde.