Güneşe ve ölüme dair

Klasik bir John Ford westerni yapmak için Camus'ye başvurmak alelade bir iş için gereksiz değerli bir malzeme kullanmak mıdır? Neden olmasın?

Camus’ye yönelen bakış, muhtemelen her zaman onun - güncel tabirle - hala süregiden ‘karizma’sına ve varoluşculuk akımında oynadığı role çarpıyor, onunla tarif ediliyor ve ölçüsünü ondan alıyor olacak. Cezayirli fakir bir pied-noir aileden gelmesi, yakışıklılığı, çapkınlığı, James Deanvari bir trafik kazasıyla sonlanan ömrü onu ister istemez bir haleye büründürür. Bir yandan da, kendisi ‘benim varoluşçulukla ilgim yok, Sartre ve ben isimlerimizin birlikte anılıyor olmasına hep şaşarız,’ da demiş. Bana da öyle gelir aslında.

Camus, büyük bir yazardır. Güneşin ve ölümün yazarı; dünyada, gökyüzünde güneş parlarken bir yandan ölümün de var olmasının sırrına varamamanın şairi. ‘Tersi ve Yüzü’, ‘Mutlu Ölüm’ bu ikileme ilişkin sorularla, müthiş cümlelerle doludur. En tanınmış romanı ‘Yabancı’nın en ünlü sahnesinde de, romanın kahramanı Meursault cinayetini bir plajda işler; hatırladığım kadarıyla güneş gözünü alır gibi olur ya da öyle birşey. Güneş cinayetin sebebi değilse de eşlikçisidir. İroni! Güneşle ölümün bu ‘ölümcül’ çakışması Luchino Visconti’inin bir parça durgun ‘Yabancı’ uyarlamasının en güzel sahnesine de yol açar. Bu nerdeyse ‘saykodelik’ anı Akdenizli Visconti iyi anlamıştır.  Ama tabii, bu ironinin bir kurbanı da var.

Kitabın geri kalanında Fransız sömürgecilerin Cezayirli öldürmüş bir Fransız’ı yargılamakta neden bu kadar titizlendiklerine şaşabilirsiniz. (Kimbilir, belki kendi azınlıklarına son derece hoyrat davranan bir ülkenin çocuğu olmakla da ilgisi vardır bu a priori şaşkınlığın.) Sonra anlarsınız ki, yargılanan Meursault’nun cinayeti değil, cinayeti karşısındaki lakaytlığı, kendini ve sebeplerini açıklamaya yanaşmamasıdır. Farkedersiniz ki, ‘nedamet’ getirmemek ve ‘sebepler’den bahsetmemek Hristiyan-Kartezyen Batı dünyasında asıl büyük günahtır. Oradan geçiyoruz Yalnız Kovboy’a. Yalnız Kovboy, Amerikanın buluşudur ve western ve kara film, kulağı tersten göstererek Meursault karakterini yeniden icat etmiştir. Böylelikle, Camus’nün ‘Sürgün ve Krallık’ hikayelerinden ‘Konuk’u ünlü ve yakışıklı bir star, bir ‘suskun ve sert adam’ karakteriyle, son derece westernvari bir coğrafyada, kurşun vızıltıları eşliğnde uygulamaya karar verdiğidnizde sonuç mecburen bir Camus uyarlamasının western’e en yakın hali olur. David Oelhoffen’in Viggo Mortensenli ‘Loins des Hommes’i bu işte.

Filmin orijinal adının hem ‘insanlar’ hem de ‘erkekler’ iması taşıması buna katkı sağlıyor. Filmin Türkçesi’nin ‘İnsanlıktan Uzakta’ olması da ilave bir ironi elbette. Burdaki ‘insanlık öldü mü?’ imasının bizim halihazırdaki azınlıklarımızla ilgili vicdani problemlerimize işaret ettiğini, bir yandan da filmin Müslüman Cezayir bağlamında okunabileceği ihtimalini göz ardı edemiyoruz. (Cezayirliyi oynayan Reda Kateb’in tumturaklı Fatiha sahnesi vb. de bunu doğruluyor.) Ayrıca, ‘İnsanlıktan Uzakta’da son zamanlarda Güneydoğu’da yaşanan devlet terörüne birebir denk düşen sahneler de var. Vigo Mortensen’in canlandırdığı karakter de tıpkı Camus gibi bir çeşit pied-noir, kendi tarifiyle hırsızlardan biraz daha iyice bir Cezayir İspanyol’u. Ama aynı zamanda öğretmen… Camus’den serbest uyarlanan filmin altını özellikle çizdiği, ‘öğretmen’ olunduğunda ister istemez ‘vahşilikten medeniliğe’ doğru geri dönülmez bir adım atıldığı. Bu çok tartışmalı noktaya ilişkin Türk sinemasında bile ‘Paydos’dan ‘Hababam Sınıfı’na, ’Hakkaride Bir Mevsim’den ‘İki Dil Bir Bavul’a kadar çeşitli, çelişen görüşler olduğunu hatırlayabiliriz.

Mortensen’in suskun kovboy- öğretmen- vicdan sahibi adamı da (iyi)niyet kıyılarına çarpa çarpa filmin ‘varoluşculuk’ sandığı şeye dayanıp geliyor korkarım. Hadi ipucu vermeyelim ama bunu ‘sola saparsan felaket, sağa saparsan selamet’ şeklinde özetleyebiliriz. ‘Sola saparsan geleneksellik, sola saparsan göçebe ruhlu özgürlük’ şeklinde de. İkisi de varoluşculuğun seçim’den anladığı şey değil elbette. Ama zaten Camus de ben varoluşçu değilim demiş. Hadi peki, sonuç olarak Mortensen’e günümüze uygun sosyal içerikli bir western kahramanı diyelim, diyebiliriz. Peki klasik bir John Ford westerni yapmak için Camus’ye başvurmak alelade bir iş için gereksiz değerli bir malzeme kullanmak mıdır? Neden olmasın? Westerni küçümsemeyelim. Aslında, başa dönersek, bir Camus uyarlaması olarak bu filmde eksik olan tek bir şey var; Mortensen’in güneşle ve ölümle Camusvari bir ilişki kurduğu, bize ‘hah, Camus!’ dedirtecek bir sahne, bir an. Meursault beklemeyelim hadi, ama ‘İnsanlıktan Uzakta’da Clint Eastwoodvari bir gözlerini kısarak güneşe bakma sahnesi bile yok ki, filmin ne Camus ne iyi westerm olmamasına yol açan, onu iyiniyetli, düz-güncel ve - sonuçta - alelade kılan da tam da bu.