Güzel, ağır ve 'şimdi'...

'Gelecek Uzun Sürer' başrolündeki genç kız gibi güzel ama onun aklından geçenler kadar muğlak.
Güzel, ağır ve 'şimdi'...

‘Gelecek Uzun Sürer’ zaafını adıyla söyleyen bir film; uzun sürüyor. Bir yandan, ‘zaman ağır akıyor’du hissini sinemasal zamana gereksizce, neredeyse birebir yayarak ağır ve yavaş olduğuyla kalıyor. Öte yandan, başrolündeki genç kız gibi fazlasıyla güzel, yer yer onun aklından geçenler kadar da muğlak. Seyirci de filmdeki korsan DVD satıcısı delikanlı gibi hayran ama şaşkın, en azından başta. Gerçi, eninde sonunda, delikanlıyla göbeği bir kesilmediği için şaşkınlığını atlatıyor, şu soruyu da soruyor: Bu kız gerçekten kim?
* * *
Çünkü, bu güzel ve hüzünlü coğrafyada ahenkle dalgalanırken, ya da (özellikle) ağıt ya da tanıklık dinlerken bu kızın aklından neler geçtiği, neler hissettiği büyük ölçüde sır. Dolayısıyla, ‘Gelecek Uzun Sürer’ doğulu bir erkeğin memleketin batısından gelen suskun ve güzel bir kız karşısındaki çaresizliği üzerine olabildiği yerlerde bir gerçeklik kazanıyor, canlanıyor, hafifçe mizahi bile oluyor. Hem korsan DVD satan hem de onları seyreden delikanlı bir tür ‘çapraz kendini sorgulama’ içinde çünkü. Sadece “Bu coğrafyada başıma gelenler nedir?” değil, “Ben bu memleketin Batı’sına göre neyim?” sorgulaması bu aynı zamanda. (‘Erkek olarak, sinemasever olarak’ diye ekleyebiliriz.)
Özcan Alper’in ilk filminde trajik, suskun bir erkek ve onun kendine kapanmışlığına nüfuz etmeye çalışan bir kadın vardı. Burada roller değişmiş; arayışının haklılığı içinde nerdeyse ruhanileşmiş bir genç kız ve ona bir yerden dahil olmaya çalışan bir erkek var. İki filmde de şu soruyu hep bir taraf sormak durumunda: “Ben o’na göre neyim, kimim? Nerden dönüp dolaşmalıyım ki, ona açılan kapıyı bulayım?” Dolayısıyla, iki film de meselesine bir nevi aşk tarifinin içinden girmeye çalışıyor. Hele de daha büyük bir resmi, çetrefil bir memleket hikâayesini aşk’ın ya da tek taraflı aşkın ya da aşk’a benzeyen şeyin içinden anlatacaksanız aşk’a ya da ona benzeyen şeye hakkını vermek gerek. (Gerçi, iyi anlatılmış bir aşk hikâyesinden daha çetrefil bir şey olabilir mi de denilebilir. Aşkı doğru anlatınca bütün meseleler yerli yerine oturur da denilebilir. Haklı da olunur. Ah Halil, ah Sabiha.) ‘Sonbahar’ belki bu konuda daha başarılıydı. ‘Gelecek Uzun Sürer’deki ilişki ise iyice tek taraflı, hatta sağır.
* * *
Öte yandan, filmde genç kızın aniden sorduğu bir soru var. Bu film o soru hakkında olabilirdi ve çok da iyi olurdu: “Bundan 25 yıl sonra sen ve ben nerde olacağız, bu ülkede neler olacak?” Gerçekten bilmiyoruz, bu sorunun cevabı hepimizi düşündürüyor ve filmin adındaki ‘gelecek’le ilgili asıl vurgu da burda. ‘Gelecek Uzun Sürer’ ağır ağır ilerleyen artistik bir ağıt değil, filmde görülen haber filmleri bizi nasıl korkunç bir yakın geçmişe yollayabiliyorsa, yönetmenin gelecek tasavvurunun da aniden geleceği görünür kıldığı bir nevi ‘fütüristik’ film olabilirdi. Ne yazık ki, sadece ‘güzel ve ağır’ bir şimdiyle ilgilenen, seyretmesi hoş bir halet-i ruhiye filmi olduğuyla kalıyor.