Hafif sinemanın Ahmet Haşim'i

Woody Allen komedisi insanda daima standart bir beklenti yaratır.

Film sezonu ilk filmler babında çok iyi bir giriş yapıyor sayılmaz. Festival hasadı ‘Eylül’, yaptıklarını neden yaptıkları belli olmayan karakterleri ve apatik duygu durumları ile 90 dakikalık bir sıkıntı. Kuyum ustası delikanlı, hasta genç karısı ve hayatlarına karışan Rus fahişenin hikâyesi sırrına erilmez kararsızlık ve tereddütlerle dolu. Filmde insana tek hoş gelen sondaki; kuyumcu delikanlının balkona çıkıp sonra nedense içeri girmesi… O da filmi sonlandırdığı için.
Uzun bir aradan sonra gösterime giren epizodlu film ‘Kars Öyküleri’ ise Gezici Festival’in bir zamanlar Kars’la kurduğu güzel alakanın hatırası; o kadar ki böyle bir film yapmak bile mümkün olmuştu. Mamafih tek ilginç hikâye de Emre Akay’ın çektiği ilk hikâye, ‘Küçük Bir Hakikat’… Akay’ın bu Cumhuriyet masalında yakaladığı kendine özgü espriyi Türk sinemasında yeni bir komedi damarı bulmakta işe yaratmasını ümitle bekliyoruz, hâlâ. (‘Kırmızı Alarm’ adlı yeni siyasi parti parodisini bir yerlerde bulursanız göz atınız.)
Sırf nicelik açısından da olsa komedi sinemasının piri sayılabilecek Woody Allen ise fazlasıyla üretken. Çektiği filmlerin hepsi çok iyi değildir. Ama bir Woody Allen komedisi insanda daima standart bir beklenti yaratır, dolayısıyla her filmi bu çıta üzerinden değerlendirirsiniz. Bizim buralarda dilden düşmeyen ‘marka’ lafının aslı esası biraz bu olmalı. Her filminde bir sürü önemli oyuncuyu küçük küçük rollerde değerlendirmesi ayrıca ilginçtir. (Bir filminde Robin Williams’ı ‘flu leke’ rolünde oynatacak kadar!) Woody Allen’in filmleri ‘insanlık komedisi’ esprisinde New York hikâyeleri ve Allen’in hayalgücünü zararsızca harekete geçirdiği zaman-mekân ötesi fanteziler olarak iki hatta ayrılabilir. İkinci hattın başyapıtı 20. yüzyıl tarihi boyunca kılıktan kılığa girerek resmin bütününe karışan ama tam da böylece görünür olan bir ‘küçük adam’ı bizzat kendisinin canlandırdığı ‘Zelig’dir. ‘Kahirenin Mor Gülü’ de bu gruptandır; son Woody Allen filmi ‘Paris’te Gece Yarısı’ bu ikincisine daha yakın. Film aynı zamanda Woody’nin ‘Parissever’ filmlerinden biri. Woody, okumuş, artistik Amerikalıların biraz da turistik Paris hayranlıklarını hem paylaşır hem de dalga geçer. (Sanatçı olarak güçlü yanlarından biri sevgi-nefret ilişkileridir zaten; Bergman’a hayranlığı ama dalgasını geçmeden duramaması, imrendiği eski Manhattanlıların kirli çamaşırlarını kurcalaması vs.)
Bu ‘erkek Külkedisi’ hikâyesi de geceden geceye Paris’in 1920’li yıllarına kaçıp orada mes’ud olan Amerikalı bir yazar namzedinin hikâyesi. Başrolde, tıpatıp Woody Allen vurgularıyla konuşan ve yakışıklı bir Woody Allen’i andıran, değeri az bilinmiş komedyen Owen Wilson var. Sevimli şaşkının etrafını saranlardan özellikle Dali rolünde Adrian Brody, Gertrude Stein rolünde Kathy Bates, sinir bir Paris uzmanı rolünde Michael Sheen fevkaladeler. Woody, yeniden biti kanlanan Amerikan sağcılarına, onların karıları ve kızlarına dokundurmalarda bulunmaktan da geri durmuyor. Ama filmin gerçek ‘lezzet merkezi’ pötifur kıvamındaki Marion Cotillard. Woody onu da yaşadığı yirmilerden alıp binsekizyüzlerin sonuna, Belle Epoque’a bırakıyor. Anlaşılan o ki, hiç kimse yaşadığı zamandan mesud değil, olmamalı, hatta yaşadığı zamandan çok, mesud olacağını sandığı zamanlarda yaşamalı. Antibiyotik henüz bulunmamış olsa bile…
Bu hafifsiklet, tipik Woody Allen fantezisinde Proustiyen derinliklerden çok, iç geçirmeler ve imrenmeler var. Belki biraz da yaşlılığın verdiği bir ‘zevk-i tahattur’, bir ‘başka türlü de olabilirdi’ hüznü. Hafif sinemanın bir nevi Ahmet Haşim’i…