Havada, karada, suda ve ateşte...

İlyas Salman'ın oynadığı Gürcistan filmi 'Mısır Adası', 'pastaya paran yetmiyorsa ekmek ye' denkleminde tam bir düşeş.
Havada, karada, suda ve ateşte...

Bir hanım yazarımız haksızlığa dayanamamış ve ‘Neden her film aynı para?’ diye sormuş. ‘Milyon dolarlık, yıldız kadrolu, çekimlerine dünyanın emeği harcanmış bir filmle aceleye getirilmiş, düşük bütçeli, emek harcanmamış bir film nasıl oluyor da aynı fiyata izleniyor?’ Hakikaten doğru, düşününce. Bu ‘pasta yiyemiyorlarsa o zaman diyet yapsınlar’ mantığında haklı bir yan var.

Hepimiz diyete başlamalıyız. Benim de geçen haftalardan kalma birkaç milyon dolarlıkla bu hafta gösterime giren bir yerli bir yabancı milyon dolarlığa ayağım gitmedi doğrusu. Bunlar pahalı olursa gerçekten daha iyi olacak. Ben de tüketici olarak neyin ne olduğunu bileceğim. Gerçi afişlerinden anlaşılıyor ve boşlukta duran çeşitli büyüklükte yıldız kafaları ve altında esen genel toz duman estetiği filmin kategorisini belli ediyor. Bir ara, ‘dünya ahvali ne durumda, milyon dolarlığın meramı nedir, vardır onun da bir derdi,’ diye gitmeye özen gösterirdim. Ama film seçiminde altruizm de bir yere kadar.

Her ne halse, orta kategori milyonlukların - herhalde - Nicole Kidman’lısından çıkmış, ‘bir kadın, kocası, terapisti ve tecavüzcüsünden hangisini seçmeli?’ sorusuna cevap bulmaya çalışarak sokaklarda yürüyordum ki, bir ‘düşük bütçeli’nin afişini gördüm. Üzerinde sisli puslu bir gökyüzü altında uzanan bir adadan başkaca resim yoktu. Saat uygundu, Pera sinemasının sevimliliğine tav oldum. Yemin ediyorum, Gürcü yönetmen George Ovaşvili’nin filminin Gürcistan’ın Oscar adayı olduğundan haberim yoktu, filmde - pek değerli bulduğum - İlyas Salman’ın oynadığını duyduğumu ise hayal meyal hatırlıyordum.

‘Mısır Adası’nın ötekilere oranla düşük bütçeli olduğu kesin, ama aceleye getirildiği ya da emek harcanmadığı hiç söylenemez. ‘Pastaya paran yetmiyorsa ekmek ye’ denkleminde tam bir düşeş yani. ‘Mısır Adası’, Abhazya ile Gürcistan arasında sınır çizen nehrin sularının kabarıp taşması sonucunda oluşan adacıklarda, tabiat elverdiğince, bir nevi zamana ve koşullara karşı, iki kara parçası ve iki erk arasında mısır yetiştirmeye çalışan köylülerden sadece birinin hikayesi…

Bana Kim Ki Duk’un ilk filmlerinden ‘Bahar Yaz Güz Kış… Bahar’ başta olmak üzere tabiat ve insan ilişkisi hakkında sade, ketum bir üslupla bir şey anlatmaya çalışan bir sürü filmi hatırlattı. (Bunların arasında ‘Andrey Rublev’ ya da ilk zamanlar Ceylan’ın başyapıtı ‘Mayıs Sıkıntısı’ da var.) Hikaye temelde dört unsurla ilgili denebilir; suyun taşıdığı toprak, bu toprak henüz daha ıslakken oraya ayak basan herkesin toprakta kendinden öncekinden bir iz, bir kalıt bulacağı fikri… Ve tabii insanoğlunun ateşle yaşanabilir kılmaya çalıştığı bu küçük varolma parçasının (güzel bir ateş yakma sahnesi ve ateş sahneleri de var) ta üzerinde, yukarıda hükmeden hava. Çok güzel fırtına sahneleri, gökyüzü ve su birlikteliğinin tadını çıkaran yağmur sahneleri var. Filmde hemen hemen hiç konuşma yok gibi birşey. Bu film hiç insansız bir resim-film de olabilirdi, çok da güzel olurdu.

Ama İlyas Salman, genç oyuncu Mariam Buturişvili ve özellilkle beklenmedik bir roldeki heybetiyle Tamer Levent, filmin sadece tabiat-insan ilişkisi değil, sınırlar ve erk(ekler) hakkında da bir şeyler demesine aracılık ediyorlar. İnsan, bütün zorluklarıyla birlikte, tabiatın ona sunduğu bereketin bir parçası olmayı kolayca kabullenemiyor, ya doğanın harekete geçirdiği dürtüleri engellemeye çalışıyor ya da doğanın içinde varolmaya çalışan kardeşiyle bir Habil-Kabil ililşkisi kurmaktan kendini alamıyor. Ama son sözü gene tabiat söylüyor.

‘Mısır Adası’nda bütün bunların üzerinden hem mecazen hem de resim olarak son derece pastel renklerle geçiliyor. Şahsen, erotizmin biraz daha cesur olmasını isterdim, bir de bez bebek sembolizminden vazgeçilebilmesini. Ama gene de, mısır ekmekte ayak direyen kahramanı dünyada bırakıp uzaya yollananları yücelten ‘milyon dolarlık’ filmdense, sadece tabiata olan inancından ötürü mısır ekme fikrinden vazgeçmeyen adamı anlatan bu güzel filmi tercih edeceğim; havada karada suda ve hatta ateşte…