Hayallerin esintisi

Bu yazın trendi bu olacak gibi görünüyor, yaz sinemaları. Bu da ister istemez akla şu soruyu getiriyor: Artık varolmayan eski bir İstanbul'un izini sürmekten umduğumuz ne?

Geçtiğimiz Cuma, Büyükada’da açık hava sinemasında Siyad inisiyatifiyle ‘Casablanca’ filmi gösterildi. Siyad’daki sevgili arkadaşlarım rica ettiler, ben de ‘Casablanca’yı ‘sunmakla’ görevlendirildim.

Gösteri öncesi bir grup Siyadlı olarak sahildeki bir lokantada yemek yeyişimiz pek umut verici değildi açıkçası. Türkiye’de (belki heryerde de) yıllardır aynı olaya baş koymuş insan gruplarının sahip oldukları bir çeşit hüzün vardır. Herkes birbirini bilir, herşey birlikte ‘bilinir’, birlikte yaşlanılır; daha doğrusu, genç ya da yaşlı, herkes konuyla aynı yaşta gibidir.

Türk sörfçülerini ya da alaturka musiki meraklıları cemiyetini bilmem ama, sinema sevenler hep tatlı bir ergenlik diliminin bir ya da iki dilim üstünde gibiyizdir. Tomris Uyar’ın ‘Ölen Otelin Müsterileri’ hikayesindekilere benzeriz. Lokantada da tam öyleydik. Doğrusu kimsenin gelmeyeceğine, sinemada filmi başbaşa oturup seyredeceğimize dair bir his de vardı içimizde. Şakayla karışık dile getirildi de bu; birileri söyleyecekse herkesten önce biz söyleyelim! Hep birlikte sinemaya yürürken de bu his devam etti.

Fakat o da ne! Sinema ağız ağıza doluydu, vallahi ve billahi duvarlardan insanlar sarkıyordu vb. İnsan ister istemez gerçekten de çocukluğuna gidiyor. Hatırladığım yazlık sinemalar hiçbir zaman bu kadar dolu olmazdı elbette, ama havada o malum, anlatılmaz yaz gecesi ‘şeysi’ vardı. Daha da ötesi; bir çeşit histeri. Oraya oturdun buraya oturdun tartışmaları bile çıktı. Ben de bu şeraitde, bu ‘latif yaz gecesinde’, ‘Casablanca’nın Amerikan sinemasının ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ı sayılacağı latifesinden girip ‘Casablanca’nın öncülü olan ‘Cezayir’ filminin baş aktörü Charles Boyer’in sinemaya meraklı anneanneler-babanneler tarafından ne kadar sevildiği, hepsinin ruhlarının şu an bizi seyretmekte olduğu saçmalıklarından çıktım.

Gösteri alkış kıyamet devam etmiş, iki üç gün de yankısı sürdü. ‘Gazoz içerdik çekirdek yerdik,’ edebiyatından tutun da Filistin uzmanı gayet de ciddi bir arkadaşımın ‘ ‘Casablanca’yı bu kaçıncı görüşüm bilmiyorum!’ mealinde facebook mesajına kadar değişen bir yelpazede üstelik. Sinemanın bitişiğindeki dükkanın sahibinin ‘Casablanca’ afişine bakıp ‘Kasaba diye bir şey oynuyor, bize ne kasabadan, bize şehir lazım,’ deyişinden sosyolojik çözümlemelere varacak değilim. Ama ‘şehirde’ ve ‘bazı şehirliler arasında’ birşeylerin dönmekte olduğu kesin.

İstanbul Modern de 2-4 Temmuz arası YAP derneği ile birlikte ‘Bu Sahilde’ adlı bir program yapacak ve (galiba) tam o sahil parçasında ya da yakınlarında çekilmiş filmleri gösterecek, gene açık hava sineması formatında. Özellikle ‘Yalnızlar Rıhtımı’ galiba İstanbul Modern’in bahçesi olan yerde çekilmiş. Ben Nejat Saydam’ın ‘Boğaziçi Şarkısı’nı görmeye niyetliyim. ‘Öğretmenleri Vildan Hanım nezaretinde, İstanbul’a gezmeye gelen bir grup kız öğrencinin herkesi sarhoş eden Boğaziçi’nde’ başlarından geçenleri anlatan bu filmi ilk kez göreceğim. Bu yazın trendi bu olacak gibi görünüyor, yaz sinemaları. Bu da ister istemez akla şu soruyu getiriyor: Artık varolmayan eski bir İstanbul’un izini sürmekten umduğumuz ne? Yaz sinemalarından, çekirdek ve gazoz nostaljisinden eski İstanbul’unun ‘su yolları, rıhtımları ve sahilleri’ boyunca yol almaya kadar, romantik ya da daha az romantik, bu ‘teşebbüs’ ruhumuzun neresine iyi gelecek?

Bazılarımız için İstanbul ‘bitti’, bazılarımız için ise ‘daha yeni başlıyor’. Bu şehri kuşak-kuşak yeniden keşfetmekten ve sonra yeni fatihler geldiğinde eski ‘fetih’lerin anısından medet ummaktan ne çıkacak. İzmirli Atilla İlhan’ın İstanbula yansıttığı Levant artı Marcel Carne-Fransız şiirli gerçekçilik artı ‘Gilda’ tipi Tophane tasavvuru oraya yansıttığımız birşeydi sadece. (Tıpkı adada ‘Casablanca’ seyrinin tam da oraya yakışacağı tasavvuru gibi.) Afyonlu bakışlarıyla ‘Martılar’ tangosu söyleyen Çolpan İlhan da herhalde zamanının Umay Umay’ı ve Sezen Aksu’su ve onların müphem vaatleri gibiydi. Şarkılar ve filmler, en azından bazıları, bizi şehirle (de) ilgili bu çeşit vaatler ve hayallerle donatırlar ve zaman geçtikçe ve mesafeler uzaklaştıkça ve hayalkırıklıkları biriktikçe bazen bu hayaller soluklaşacağına daha da belirginleşir. Özellikle ihtiyaç duyduğumuzda. Buna ihtiyaç duymakta kendi başına bir problem yok. Ama burada bir ‘durum’ da var. Splandit Palaslı, Büyükadalı, tangolu ve Çolpan İlhanlı bir İstanbul ve su yolları varsa, ‘Gemide’li, ‘Hayat Var’lı bir İstanbul’ ve onun su yolları da  daima var ve oldu. Onların da başka kültürel ihtiyaç anlarının dışavurumu olmadıklarını ve delicesine otantik olduklarını söyleyecek değilim. Moment’lerden moment beğeniyor da değilim, ama memnuniyetsizliklerin üzerini ‘event’lerle örterken bu soruların bazılarını da akıldan geçirmekte fayda var. Otantik demişken; su yolları da fena değil ama, ben şahsen 60'ların İstanbul’u ve onun çevresindeki yollar ve onlarla ilgili kırık hayaller, kamyoncular, yol kenarı kahveleri ve Muhterem Nur’un ebedi dokunaklılığı hakkındaki ‘Beşikteki Miras’ ve devamı olan ‘Urfa-İstanbul’u öneriyorum. Bulmaya üşenirseniz, günümüz Ukrayna’sında geçen ‘Kabile’ de üçaşağı beş yukarı aynı iş görür.