Haydarpaşa, Malatya...

Eski adamlar bir şeyi tutturdular mı, sap samana kül dumana karışıyor

1. Malatya Film Festivali’nde Yaşam Boyu Başarı Ödülü verilen Gürcü asıllı Fransalı yönetmen Otar Iosseliani, basın toplantısında eski sinemaya olan özlemini dile getirdi. Hem de nasıl... Dijital sinemadan nefretiyle başladı, ‘gaz lambalarıyla aydınlatılan tiyatro salonlarına duyduğu özlem’e kadar gitti, oradan ‘demokrasi ne işe yarar’a kadar vardırdı. Galiba ertesi gün güzelim Haydarpaşa Garı cayır cayır yanacaktı, Otar’ın bu konuda ne diyeceğini merak ediyor insan. Fakat korkuyor da. Çünkü bu eski adamlar bir şeyi tutturdular mı sap samana, kül dumana karışıyor. Onların yeni denen şeyden anladıkları ile eskide özledikleri arapsaçı oluyor.
Bir de şöyle bir haber var; Malatya Valisi, yönetmenin gayet uzun ödül kabul konuşmasını ‘şairane’ diye niteleyerek Otar’ı mest etmiş, Otar da onu alnından öpmüş. Fakat ertesi gün, birlikte bakırcılar çarşısını gezerlerken başkan Otar’a ‘burayı yeni bir sokağa taşıyoruz’ gibi bir şey deyince, bu sefer yönetmenin eskiyi özleyen tarafı paniklemiş tabii. İstanbul’un çevre semtlerini andıran çoğu Anadolu kenti gibi Malatya için de asıl olan, anlaşılıyor ki, ‘yeni’. Bir yapı malzemesi cenneti görünümündeki kentte eski şehirden pek eser kalmamış. Gene de sokaklarda memnun mesut dolaşan, güleryüzlü Malatyalılar için AVM’lerde gerçekleşen bir ‘film demokrasisi’ az şey olmayabilir.
Otar’ın gözden kaçırdığı şu; bütün AVM’lerinde aynı filmlerin oynadığı bir vatan sathında (hatta dünyada) onun filminin de bir seçenek olarak aynı kompleksin bir salonunda kendine yer bulabildiği tek alan film festivalleri. Demokrasinin tartışılır bir tarifi, evet. Ama Türkiye’de giderek çoğalan yerel film festivallerinin başardıkları ve iyi ki de başardıkları şey, tam bu. İsmi ‘Baba’ diye tercih ettikleri anlaşılan bir filmi ilk öpüşme sahnesinde terk etmeye davranan her aileye karşılık aynı İsveç filminin tanıdık mizahının tadına varanlar da var. Malatya’nın yeniye meyleden her şeyi, AVM’leri, üniversitesi, otelleri, geniş caddeleri, hepsi dev boyutlarda- bu halleriyle de Wikileaks’den sızan haberleri falan umursamadan yol alacak iri bir Türkiye’nin habercisi gibiler. Ama gene de, akşamları Dranas’ın dediği gibi ‘hava keskin bir kömür kokusuyla doluyor’; o zaman belki de bir film festivalinin kıymeti daha çok anlaşılıyordur. Bu keskin kömür kokusu romantizmi, sadece Cumhuriyet şairlerinin derinden hissettikleri bir daüssıla olarak kalmadığı, hissedildiği yerde ona bir alternatif de getirildiği sürece film festivalleri bir işlev görmüş olacaklar. Ama belki film festivalleri daha ötesini de yapmalı.
Bir diğer festival filmi, Julie Bertucelli’nin ‘Ağaç’ı, evlerinin bahçesinde yetişen dev bir ağacı kestirmektense göçebe olmayı yeğleyen bir Avustralyalı ailenin hikayesiydi. Dünyada önüne geçilmez bir ‘yeni’ arayışının yanı sıra, bu çeşitten bir yerellik ve toprağa bağlılık romantizmi de hâlâ sürmekte... Özellikle bölgesel film festivallerinin yapacağı iyi işlerden biri bu anonim yenilik, görece zenginlik, eskiyi, yerel olanı bir an önce geride bırakma arzusu ile yerel ve değerli olanı karşı karşıya getirmek, ölçmek tartmak olabilir. Öyle olursa her yeri Merter’e benzeyen bir taşra ile kendini hâlâ pay-itaht sanan İstanbul arasındaki uçurum da kapanabilir. Hatta, yanan tarihi garımıza sadece çocukluktan beri onu görenlerimiz değil, hepimizin birden içi sızlayabilir, ütopya bu ya. Bence en kötü ütopya bile, doğrudan dijital filmden nefret edip, gaz lambası özleme romantizminden iyidir.