Haydi reklamını çekelim

'No', yönetmenin alameti farikası olan cinnet hissi yerine, reklamcıların çok sevdiği zaman 'görüntüsü'nden almakla yetiniyor estetiğini.

Şilili yönetmen Pablo Larrain’in ‘Tony Manero’sunu bir erken gösteride, sekiz-dokuz suları seyretmiştim. Sabah sabah seyredilecek film hiç değildi; sindirilmiş Pinochet dönemi Şili’sinde, kendini Travolta’nın Tony Manero’suyla özdeşleştiren kafayı sıyırmış adamın hikâyesi hem oralı, hem bir o kadar buralıydı. Televizyondaki yetenek yarışmalarını gördükçe o filmi hatırlıyorum.

Zeki Demirkubuz, “Televizyondaki evlilik programlarına bakarak Türkiye hakkında çok şey öğrendim” demiş. Doğru, gündelik delilik söz konusu olduğunda gündelik hayat ve işbirlikçilerinden daha yön gösterici bir şey yok. Larrain’in ‘Şili Üçlemesi’ni oluşturan ‘Post Mortem’ de ‘Tony Romero’ da bizde oynamadı. Ama üçlemenin son filmi ‘No’yu seyretme fırsatı var bu hafta. Bu daha ‘hafif’ bir film, politik bir ‘kendini iyi hisset’ komedisi. 1988’de Şili’de, diktatörün serbest seçim çağrısındaki blöfü gören ve muhtemel ‘Evet’i ‘Hayır’a çevirmek isteyen, özellikle de bir kampanya etrafında toplaşmış reklamcıların hikâyesi.

Solun ve sağın klasik reflekslerinin olduğu kadar, hatta belki daha çok reklamcılığın, işbirlikçisi grafik sanatının, tanıtım ve halkla ilişkiler sektörünün ve ikna endüstrisinin de hikâyesi. Mikrodalga fırınla pembe dizi güzelleri arasında ‘evet’i ‘hayır’a çevirenler aslında global olarak her şeyin aynılaşmaya başladığı bir dönemin de başlangıcındalar. İkna endüstrisi/sanatı her şeyin üzerini bir yorgan gibi örtmekte. ‘No’, yönetmenin alameti farikası olan cinnet hissi yerine, reklamcıların çok sevdiği o meşhur zaman ‘görüntüsü’nden almakla yetiniyor estetiğini; “O zamanlar hayat nasıl görünürdü, hatırlayın!” (Bizim televizyon dizicilerinin Türkiye’yi on yıllara bölmeleri gibi.) Filme bakılırsa Pinochet yılları, bugün eskimiş bir VHS kaset gibi soluk, matbaada renkleri kaymış bir poster kadar ‘80’ler’ görünecektir; sevimli, hatta uygulamada cesur bir buluş.

Öte yandan zamanın kendisi değil, hayaleti söz konusu burada. Zamana o görüntüyü veren iletişim-basma-filme alma araçlarının yıllar sonra zamanın ruhunu aynen geriye çağıracaklarına duyulan naif inanç; reklamcı vehmi... Bir ‘hatıra’ değil, birörnek hatırlama vehmi. İster Şili, ister Türkiye, bu vehim Amerika merkezinin arka ya da uzak bahçelerinde hep aynı coşkuyla benimseniyor. Herkesin saçını briyantinlediği ‘Mad Men’ yılları nasıl Amerikan 60’larıysa, salaş pantolon ve çiçekli gömlek de Şili 80’leri, vatkalarsa hem Amerikan hem Şili 80’leri… (Bir sahnede Gabriel Garcia Bernal’i enseden gösteren kamera bir an normal saçların arasından çıkan uzun tutama tesadüf edince insan o saç o zaman var mıydı, varsa da parlak renkli bir iple bağlanmaz mıydı, diye aklından geçiriyor. Bernal’in gümrah saçlarına şans tanımak akıldan geçmiyor.) Oysa Allende’nin öldürülmesinden bir kaç yıl sonra doğan Larrain, öbür iki filmin atmosferini anlatırken şöyle diyor: “O zamanları
hatırladığımda Şili’nin basık gökyüzü aklıma gelir. Tabii güneş vardı, ama 1980’lerle ilgili ilk hatıram bulutlu bir ülkede büyümüş olmaktır.”
Bu bulutluluk, bu şahsi hatıra hissi ‘No’da yok. Daha çok bir “Haydi bir kampanya hazırlıyoruz” ruhu var. Sevimli, ama reklamcılığın refleksleriyle donanmış bir yandan da; reklamcılığın en totaliter refleksi de şahsi hatırayı bellekten silme, her şeyi klişelere indirgeme girişimidir. Reklamcıdan Proust falan olmaz. Filmden sonra kitapçıya uğradım, son Bloomberg. Businnessweek’in üzerinde bir başlık; ‘Ürününüzü, işinizi, düşünce biçiminizi yeniden tahayyül etmenin yolları’ … Autodesk’in başkanı ve CEO’su Carl Base demiş ki: “Yapılandırılmış bir süreç olarak yenilik en son haddine götürüldü, artık kullanışlı ya da sıhhatli bir konsept değil. İnsanlara aklı başında riskler aldırmanın zamanıdır.” Hmm. ‘Yapılandırılmış süreç’ zaten tadından yenmiyor da, ‘makul’ ve ‘risk’, yan yana?