Ho-Ho- Ho- Hover!

J. Edgar, sıkıcı bir büyük bürokratın küf tutmuş gizli hayatının hikâyesi olmaktan ileri gitmiyor.

J. Edgar Hoover, soğuk savaş yılları Türkiyesi’nde Amerika işleri sözkonusu olduğunda bilinen bir isim değildi. Hoover’in FBI’ı kurarken örnek aldığı Nat Pinkerton’u konu edinen popüler bir çizgi roman bile vardı Türkiye’de o zamanlar, ama Hoover sadece imrenilen bir Amerikan malı, bir elektrikli süpürge markasıydı: ‘…Ho-ho-ho Hover, süpürür, döver!’
Soğuk savaş sonrası herkesin kirli çamaşırları ortaya saçılmaya başladığında Edgar Hoover’un sadece korkulan bir figür olmadığı, kadın elbiseleri giymekten de hoşlandığı bilgisi başka memleketlere olduğu gibi bu kıyılara da ulaştı. Aynı sıralar Sovyetler için casusluk yapan Cambridge’li Guy Burgess hikâyesi de İngiliz filmi ‘Another Country-Başka Bir Ülke’ye esin kaynağı olmuş, Burgess rolü, Rupert Everett’i şöhret yapmıştı. Eşcinsel hareketin ivme kazanması Guy Burgess gibi karakterlere dönemlerinin kurbanı gibi bakılmasına yol açtıysa da aslolan temeldeki dikizci ‘tad’dı. Genellikle baskıcı anne tarafından yetiştirilme açıklamasıyla birlikte servis edilen demode, fakat popüler dimağda yeri olan bu lezzetten Oliver Stone’un ‘Büyük İskender’i bile payını aldı.
* * *
Clint Eastwood’un ‘J.Edgar’ındaki baskıcı anne Angela Jolie değil Judi Dench, ama formül aynı. Büyük İskender’i ‘gay’ yapan neyse J. Edgar’ı da yapan o imiş. (Filmde Türk damak tadına uygun olarak ‘bir kız sevmiş vermemişler’ de var, o rol de Naomi Watts’a düşmüş.) Gene popüler dimağ sağ olsun, artık böyle hikâyeleri düz birer kötü adam hikâyesi gibi anlatmak çok mümkün olmadığı için, Eastwood ırkçılık (‘Grand Torino’) gibi konularda da balerin adımlarıyla gezinmek gereği hisseden sakınımlı neo-muhafazakâr ruhunu ‘J. Edgar’a da katmış. (Sırf hâlâ western yapıyor diye Eastwood’u ciddiye alan Fransız sinefilleri bile ‘Affedilmeyen’den sonra ona övgü düzmeyi kestiler.) Tahmin edilebileceği gibi, ortaya çıkan ‘Edgar Neden Böyle Oldu?’ altbaşlıklı ılık filmde ne ‘Bir Skandaldan Notlar’ın utanmaz arlanmaz kirli çamaşır lezzeti ne Scorsese’nin di Caprio’lu epiklerindeki saçma şaşaa var.
* * *
Filmdeki tek eğlenceli sahne, Hoover-di Caprio’nun hayat arkadaşı rolündeki Armie Hammer’in, Hoover’in Hollywood aktrisi Dorothy Lamour’a meyletmesi ihtimali karşısında ortalığı birbirine kattığı sahne; Hammer burada ‘Sosyal Ağ’daki ikizleri canlandırışından bile gösterişli bir performans sergiliyor. Gelgelelim, bunun bedelini filmin geri kalanında son zamanların herhangi bir Hollywood filminde görülebilecek en kötü (komik, hatta) yaşlılık makyajına mahkûm olarak ödüyor. Bu Freddyvari makyaj da filmi bir ‘Friday the 13 th’ sürükleyiciliğine kavuşturamıyor. ‘J. Edgar’, sıkıcı bir büyük bürokratın, eski tabirle bir ‘müzmin bekâr’ın küf tutmuş gizli hayatının hikâyesi olmaktan ileri gitmiyor.
* * *
Küf, pas, toz, örümcek ağı söz konusuysa yarın gösterime girecek ‘Siyahlı Kadın’ı tercih ediniz. ‘Rebecca’nın devam romanını yazmaya ‘cüret edecek’ kadar bu işlerle ilgili Susan Hill’in bir romanından uyarlanan filmde, klasik Viktoryen korku edebiyatıyla günümüz psikolojizmi bağdaştırılmış. Psikolojiyle zenginleştirilmiş klasik ‘Dracula’ formülü; kişisel travmalarını atlatamamış kentli genç avukat, bir miras işini çözmek üzere kolektif bir travmanın örtüsü altında pineklemekte olan taşraya gönderilir. Ortak travma kötü bir hayvan gibi silkinir doğrulur- acaba genç avukatı da yutacak mıdır? Harry Potter’lardan beri en inandırıcı rolündeki Daniel Radcliffe filmde hem her zamanki gibi şaşkın şaşkın bakma hem de Hogwarts’da öğrendiklerini uygulama fırsatı buluyor. Dekordu, kostümdü, Viktorya dönemi kurmalı oyuncaklarıydı derken, ‘Büyülü Ev’ liginde ortalarda yer alan ‘Siyahlı Kadın’ pekâlâ seyredilebilir bir film oluyor.