İki 'kız filmi'

'Melankolia'nın taze gelini Justine'le, neo-liberalizmin kraliçesi Maggie'nin hikâyeleri birbirlerine çok yakın

‘Melankolia’nın belki en ‘arlanmaz’ yanı, sanki dünyada hiç kimsenin kendince bir dünyanın sonu korkusu, sıradan vatandaşın varlık-hiçlik üzerine kendine ait bir fikri yokmuş gibi davranması. (Hepimize eşit olarak dağıtılmış tek şey varsa o da varoluş endişemiz oysa, herhalde.) ‘Melankolia’ya bakılacak olursa, hepsinin kullanım hakkını Trier’in yapım şirketi Zentropa Entertainment almış sanırsınız; dünyanın sonunu bir yerlerde muhteşem bir konakta, porselen çay takımları ve haute-couture kıyafetler eşliğinde sahnelemek için…
Ne azamet ve de ne ‘artistlik’; Lars von Trier son iki üç filmdir sanatkâranelikte çıtayı yüksek tutuyor ama bir o kadar da basit bu kullanımlar, düpedüz ‘prodüksiyon’. Uhrevi filmlerin tema müziği haline gelen Wagner’ın ‘Tristan ve Isolde’ uvertürünü duyar duymaz tüyleriniz ürpermeli mesela. Ürperiyor da, ama bu müziğin kendi güzelliğinden, geniş geniş salona yayılmasından. Yoksa Trier’in ‘hepimiz gafil ve cehennemliğiz’ine tema müziği (ve alet) olduğu için değil. Derken, dünyanın sonunun geleceğini şişeye atılan fasulyelerin sayısını da bildiği için bilen kararsız gelin Justine, girdiği kütüphanede raflarda açık duran Malevich kitaplarını hışımla yere fırlatıp yerlerine Breughel, Klimt, Goya vb. kitapları dizer. (Anladın onu sen seyirci; bu duygusuz geometrik şekiller yerine mahşeri insan figürlerine bakmalıyız, bakmış olmalıydık, dünyanın sonu bundan gelmiş olabilir.) Kız kardeşi Claire, Justine’e dünyanın sonunu bir kadeh şarapla karşılamayı teklif edince (Hıristiyanlığa falan rağmen oldukça saçma tabii), Justine ‘onu yapacağımıza kenefe gidelim’ gibi bir karşılık verir. Derin müzikler, mahşeri resimler, hazırlop hiççilik. Falan, filan.
* * *
Dünyanın sonu ekibinde kimler var? Birinci bölümde bir düğün dolusu gafil, bir nevi deliler gemisi… Evlilik karşıtı anne, bunak hazcı baba, paragöz işadamı enişte, komik düğün organizatörü, iğrenç reklamcı, onun küçük çömezi… Titreye sallana bunların arasında gezinen kamera, şık mizansenler ve bu karakterleri gafil tüketim anlarında gösteren yönetmenin sade suya ahlakçılığı bizi hiçbir şeye inandırmıyor. İkinci bölüm daha yumuşak ve içerlek. Ama o da aynı derecede şıklıkla malûl. Birinci bölüm gayet havalı bir ‘Gelin’ dergisi çekimiymiş gibi duruyorsa ikinci bölüm de gayet pahalı
bir ‘Ev Dekorasyon’ dergisi çekimi hissi veriyor. (Filmin
tümü de hafifçe bunalan, edebiyat meraklısı bünyeler için William Blake.)
* * *
Nitekim sonunda, porselen çay takımları eşliğinde dananın kuyruğu koptuğu sahnede anne, çocuk ve teyzenin sembolik olarak içine girdikleri Kızılderili çadırı bizi ‘evrenselliğiyle’ zerrece ikna etmiyor. Bu mahşer şıklığı ya da şık mahşerilik, seyrederken şiddetle beş duyumuza sesleniyor, bizi hafifçe hırpalıyorsa da, çıktığımızda etkisi kolay geçiyor. Böyle bir mahşere bütçemiz el vermeyecek, dolayısıyla endişelenecek bir durum da yok.
* * *
Haftanın ikinci ‘kız filmi’ de Margaret Thatcher’ın İngiltere’yi sürüklediği mahşerin ‘demir leydi’nin bulutlu zihninden anlatıldığı ‘Demir Leydi’… Film, Thatcher’i yarım ağızla bağışlatmak için ‘onun da sebepleri vardı’ tipi biyografik filmlerin ve ‘ne olursa olsun tek başına mücadele eden bir kadındı’ tipi sade suya feminizmin bütün numaralarına başvuruyor. Sütün fiyatını sorduğu sahneden itibaren Meryl Streep de döktürüyor doğrusu. Ama çok zor, hâlâ taze, acıtan bir tarih bu. Sonunda zaten film de işin içinden çıkamıyor, nafile çabalamaktan vazgeçiyor, Thatcher’ı alzheimer’in kollarına bırakıyor. Kim ne düşünürse düşünsün; artık ‘zavallı kadın mı’ derler, ‘bu canavarlar işte sonunda bunaklığın sisleri arasında kaybolur gider’ mi derler… Aslında ‘Melankolia’nın nadim reklam metin yazarı taze gelin Justine’le, neo-liberalizmin kraliçesi Maggie’nin mahşeri hikâyeleri birbirlerine çok yakın ama onu anlatacak yönetmen yok. Kafası karışık peygamber Lars von Trier belki ileride aynı konudan ‘Eva Peron’ tarzı bir müzikal yapar.