İki öksüz

Ken Loach'la Kemalettin Tuğcu'yu karıştırıp çalkalayınız, sonra da mendillerinizi hazır ediniz...

Bu hafta sinemalarda iki öksüz var. Birincisi Dardenne Kardeşler’in seyirciyi hayrete düşürecek sadelik ve vuruculuktaki ‘Bisikletli Çocuk’u. (Ödülü ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ ile bu film arasında bölüştüren jüri bilgece davranmış. Jürilik böyle bir şey olmalı; elmayı da armudu da takdir edebilmek ve yan yana getirebilmek.) Ken Loach’la Kemalettin Tuğcu’yu karıştırıp uzun uzun çalkalayınız, mendillerinizi hazır ediniz ama sonunda da bir küçük derse hazır olunuz.
Babasının nedense görmek dahi istemediği küçük Thomas, iyi yürekli bir kuaför abla tarafından evlat edinilirse, ama gene de mutsuz ve asiyse, bir Loach filminde bunun çaresi yoktur. (‘Afili Delikanlı’yı hatırlayalım.) Dünya böyle olduğu için böyleyizdir. Koşullar bizi aşağı çeker. Bir Kemalettin Tuğcu kahramanı ise küçük, savunmasız ve incinebilirdir. Yaşından önce olgundur da; herkesin iyi kötü dayanıştığı bir zamanlar İstanbul’unda yaralana berelene büyür. (Yere düşen simidi kapan köpeğe kızmayan, köpeğin sahibine de “O da Bobi’nin hakkı, amca” diyen küçük simitçiyi hatırlayalım.) ‘Bisikletli Çocuk’ ikisi de değil. Küçük Thomas dünya denen çok da siyah-beyaz yerde var olmanın sonuçta herkes için bir uzlaşmayla mümkün olduğunu erkenden kabul ediyor. Asi Loach çocukları mütevekkil küçük simitçiyle buluşur-kavuşurken Dardenne’ler asıl küçük Thomas’ya dövünen bizleri dımdızlak ortada bırakıveriyorlar: ‘Sosyal içerikli melodram, sayın seyirci, sen bir buçuk saatliğine gözyaşı döküp rahatlayasın diye değildir, mevzu ciddi.’
Siyah-beyaz’ı erken yaşta tanımış Thomas’nın ileride ‘Siyah Kuğu’daki bale rejisörü ‘Toma’ gibi saçma bir Fransız olmayacağına duyduğumuz güvenle, karalarla aklar (ve griler) âleminin kitabını yazmış Anglosakson Jane Eyre’e geçiyoruz. Bronte Hemşirelerin kızları, özellikle de Jane, genç yaşta feleğin çemberinden geçmiş ama belki de bu yüzden, çok fazla gerçeklik gördükleri için, tutku ve romans defterini kapatmamış, hatta özellikle açık tutmuş öksüzlerdir. Dünyanın berbatlığı küçük yaştan Jane’in öğretmen, mürebbiye, kurtarıcı yanını güçlendirir, ama ‘öldürmeyip güçlendiren şey’ onu bir demir leydi yapmaz; külyutmazlığı sinisizme dönmediği gibi sevdiği adamı koruyup kollama ‘mürebbiye’liğinden kendisi için de heyecan, tutku, kalp çarpıntısı payı çıkarır.
Belki de en önemlisi bu; Jane, silik bir kopyası olan ‘Rebecca’ romanındaki ikinci Mrs. De Winter gibi Kezban değildir. Bu gri-mavi ve dumanlı erotizm Japon asıllı yönetmen Cary Fukunaga’nın son ‘Jane Eyre’ uyarlamasında pre-Raphaelite tablolar kıvamında bir 19. yüzyıl İngilteresi’nde, zamane kızlarının yeniden keşfettikleri Gotik zevklere uygun biçimde resmediliyor. (Gerçi tam da değil; şatonun ‘hayalet’inin düğünden önceki gece Jane’in odasına girip duvağı parçaladığı sahne nerde, Sayın Fukunaga?) Jane rolünde genç Huppert havasındaki Mia Wasikowska, sona doğru yükselen kemanlardan sorumlu besteci Dario Morinelli, gri-mavi sislerden sorumlusu görüntü yönetmeni Adriano Goldman fevkaladenin fevkindeler. Bir tek Rochester rolündeki Michael Fassbender, bir İngiliz romantiğinin, Byron-esk bir karakterin musibetliğinin hafifçe uzağında. Sorunlu modern ve erken modern erkek rollerinde ışıl ışıl ışıldayan Fassbender, bütün yakışıklılığına rağmen Rochester rolünde her an şunu düşünür gibi: ‘Bu kız için elimden gelenin en iyisini yapmalıyım.’ Halbuki ‘hayırseverlik’ Jane’in sahası. Rochester’inki ise onu berbatlıkla, aksilikle tutuşturup tutkuya dönüştürmek.
(Gerekli not: Türk filmlerinde bu işin Nejat İşler’e, bilemediniz Erdal Beşikçioğlu’na düştüğünü, yeni bir Hülya Koçyiğit’imiz de olmadığını düşünürseniz, şahsen ben uzunca bir süre değil ‘Jane Eyre’, bir ‘Çalıkuşu’, ‘Handan’, hatta Kerime Nadir uyarlaması bile göremiyorum ufukta. Buyurun kültürel kopukluk!)