İki sergi iki hikâye iki hikâyeci

Leyla Gediz ve Gökçen Cabadan yeni sergilerinde sergi alanını hikaye kurgulamak için kullanıyor. Benim okur olarak çok çekici bulduğum iki serginin, başka okurlar için de benzer hazlar barındırdığını düşünüyorum
İki sergi iki hikâye iki hikâyeci

Tom Waits güzel söylemiş: ‘Şarkıların kulağa hitap eden filmler olduğunu düşünmüşümdür hep; bir film de, en iyi ihtimalle, göze hitap eden bir şarkı olabilir. Ama bir şarkı aynen bir simit gibi cebinize sığabilir.’ (1+1’in son sayısından.) O söylememiş olsa böyle bir benzetme yapmaya, hatta bu benzetmeyi uzatmaya bile cesaret edemeyebilirdim, ama Tom Waits’e kim ne diyebilir! Bir hikaye kitabı da bir simit gibi cebinize sığabilir diyeceğim, bazı sergiler de birer hikaye gibi olabiliyorlar. Cebe sığamasalar da. Gidip onları görmek lazım, hatta belki birkaç kere.
Sergi alanını bir hikaye kurgulamak için kullanmak Leyla Gediz’in Rampa’daki (uzatılan) sergisi ‘Gelecek Program’da da, Gökçen Cabadan’ın yeni Non’daki sergisi ‘Golem Sahnesi’nde de var olan, benim okur olarak çok çekici bulduğum bir eğilim. İki serginin de başka okurlar için de benzer hazlar barındırdığını düşünüyorum.
Leyla Gediz’de başından beri dikkati nesneler üzerinde yoğunlaştırmaya dayalı bir hikayeleme anlayışı var. Bir kalıp peynir, kırık bir anahtar, bir duvar kağıdı deseninin ayrıntısı, bir oyuncak, sökülmüş bir masa lambası, boş bir mekan… Onun, nesneleri gözün önüne, genellikle tam ortaya alıp onlara uzun uzun bakması, dolayısıyla resimlere bakanı da aynı esrarlı bakma eylemine davet etmesi, sergide bir resimden ötekine yönelen insanda küçük, yoğun pasajlar okuyormuş duygusu uyandırır ve serginin bütünündeki etki tam da bu parçaların biraradalığından ileri gelir. 

Bu hikaye(leme)de sanki parçaların yoğunluğunu (bazen teatrallik derecesinde) hafifletmek ve olayın kurgulanmış metinle akrabalığını hatırlatmak üzere harflerden, cümlelerden, cümle parçalarından ya da sayılardan da yararlanılır. Bazen bir sahneye ya da nesneye bakan göz, görüntü alma aygıtının görüntüyü yakınlaştırma aplikasyonu gibi davranarak nesneye iki, üç kademe daha yaklaşır. Bu da yoğunlaştırılmışı daha yoğunlaştırır.
Son sergisinde farklı bir şeyle, bütünü parçalamakla, bir bütün olarak da tasavvur edebileceğimiz görüntüyü (çoğunlukla eşit) parçalara bölmekle ilgilenmiş; ayrıca bu ve başka parçaların birbirleriyle ilişkisiyle de. Sergi mekanına girdiğinizde, ilk sergilerine bir gönderme (belki de bir veda) olarak okunabilecek, arkaya doğru devrilmiş plastik oyuncağın yanında eşit büyüklükte dört kare gökyüzü var. Tıpkı içeride, daha ileride aynı bahçe olan ya da olmayan bir bahçenin ayrıntılarının sekiz kare halinde bütün duvarı kaplaması gibi. Küçük bir dörtgende bir kuru dal ucu, çaprazında dev boyutlarda kötü bir dikişe close-up, onun hemen üzerinde çok küçük bir dörtgende kendi başına bir sırıtış vb.
Bütün bunların aralarında kararlı bir biçimde küçüklü büyüklü genç kız portreleri yer alıyor ki, hatırlatma niteliğindeki bu bağlaçlar serginin en sonundaki duvarda ‘patlıyorlar’ denebilir, orayı tamamen ele geçiriyorlar. Kendi başlarına birer portre olarak da, bir bütünün parçaları (ya da bütün oluşturmak üzere bir araya getirilmiş parçalar) olarak da okunabilecek bu dev ‘resim’le de bitmiyor iş. Duvarın arkasına dolandığınızda. karanlıkta, çapraz bir hat üzerinde iki kare halinde akan bir film de, ressamın modeliyle, kızkardeşin kızkardeşle ilişkisini gene aynı parçalanmışlık/ bütünlemeye çalışma esprisi üzerinden kuruyor. Manalı, hatta hafif melodramatik olmak gerekirse bir ‘parçalanmış kızkardeşlik’ vurgusu… 

Gökçen Cabadan’ın Non Galerisi’nin yeni yerindeki ‘Golem Sahnesi’nde kurguladığı hikayede ise herbiri birbirinden ‘ağır’ ve ‘dolu’, ‘bütün’ ve ‘tekinsiz’ parçalar birbirleri ile seyircinin kendi tekinsizlikleri tarafından anlamlandırılmayı bekleyen bir ilişkiler ağı örüyorlar. Bazen sadece bir doku, bazen bir ışık efekti, bazen garip bir eşya, bazen serginin adıyla dalga geçercesine (Golem kilden yoğrulmuş ama ruhu olmayan hayali bir Orta Avrupa figürü) tekinsizliği abartan bir vücut parçası, bir odada ikiye bölünmüş bir portreyi tüm odayı çepeçevre saran bir ızgara sistemi içinde hapsederek bütünleme çabasının alaycılığı…
Bakan göz burada da bölüyor, parçalara ayırıyor ama bu Cabadan’da daha çok parçalayarak, kopararak oluyor. Bazen gördüğümüz şeyi alışılmamış bir biçimde formatlayarak (bir tavla kutusunun ‘tartışmalı dörtgenliği’ ), bazen tuvalin kendi, alışılmamış biçimi ile, bazen resim alanının içine değişik, beklenmedik çerçeveler sokarak, bazen uğursuzca ayrıntılar halinde… Adının vaad ettiği karanlık hikayenin, barındırdığı bütün vaadlerle ama aynı zamanda bu vaadler arasındaki ilişkinin ‘adlandırılamazlığı’ ile de gözünüzün önünde durduğu bir sergi bu. İlk robotların vb. atası da olan Golem’i hareket ettirmek ve ‘sahne’yi canlandırmak seyircinin basmaya niyetli olduğu düğmeye ya da düğmeye basma niyetine kalmış…
Leyla Gediz’in Rampa’daki ‘Gelecek Program’ sergisi 21 Ocak’a kadar uzatıldı. Gökçen Cabadan’ın Non’daki sergisi ‘Golem Sahnesi’ ise 28 Ocak’a kadar görülebilir.