İngiliz ipi...

'Umudun Peşinde' ve 'Görünmeyen Kadın'dan İngiliz filmlerinde odaların -dolayısıyla ruhların- hiçbir zaman yeterince ısıtılamayacağına ama bunun da anlamı olduğu duygusuyla çıkacağınızı garanti ederim.

'Asılacaksan İngiliz ipiyle asıl’ demiş eskiler. İngiliz sinemasından gelme filmler de bu kasvetli ‘güvence’yi bir bakıma aynen barındırırlar; çay ve çörek, iyi ısıtılmamışlık hissiyle daha perdede görünce üşüten odalar, ucu kırmızı burunlar, ruhu altüst eden olaylar karşısında olsa olsa bir ‘oh, anlıyorum’ tepkisi daima şunu garanti eder; ‘Understatement’ ya da duyguları göstermemek ya da gene eski tabirle ‘ek’ini belli etmemek.

Oysa ne ‘ek’ler vardır bu hikâyelerde; pek derin duygu uçurumlarından ve de/ ama onların gerçek dünyayla olan bağlantılarından bahsederler. Bronte Hemşirelerle Ken Loach’ın memleketinde aşırı duygu gösterileri cereyan etti mi bilin ki film sonuna gelmiş, var olan bütün ipler kopmuştur; ne Fransız filmlerindekilerin el kol hareketleri, ne İtalyan filmlerindekilerin operavari abartısı! ‘İngiliz ipiyle asıldığımız’ filmler yorucudurlar evet ama bir bakıma da çok inandırıcıdırlar.

Hangimiz duygularımız ortalığa saçılmış biçimde yaşıyoruz ki, böyle birşeyi ister miyiz, istesek bile becerebilir miyiz… David Lean’in büyük filmi ‘Brief Encounter/Kısa Tesadüf’ten beri İngiliz melodramları bize böyle hafif nemli ama derin şeyleri düşündürürler. İşte ‘Philomena/ Umudun Peşinde’ filminin din elinden acılar çekmiş ama halen inançlı kahramanını canlandıran Judi Dench’in güzel sesinden acılar dinlemek, sonra da benzer acıların inançsız bir karakterde tezahür edişini bu sefer Steve Coogan’ın ölçülü sesinden duymak istiyorsanız yılın en iyi melodramlarından biri olan bu filmi görünüz.

‘Philomena’, gençliğinde neredeyse köleleştirilmiş İrlandalı genç bir rahibenin yıllar sonra evlilikdışı oğlunu arayışı ile mensubu olduğu İngiliz güç odaklarına yabancılaşması en az Philomena’nınki kadar acıklı olan bir gazetecinin ortaklaşa hikâyesini anlatıyor. İkisi birlikte bu konuda bir yazı hazırlamak için Amerika’ya yollanıyorlar. Gerçek, yaşlı kadın için duygusal bir şeyse, gazeteci (ya da editörü) için ‘iyi bir hikâye’ sonuç itibariyle. Ama bu garip ‘Geceyarısı Kovboyu’ ikilisinde Stephen Frears’ın bulduğu asıl ilginç şey şu: Duygular bahsinde ne kadar haklı olursak olalım, hayatın genelinde pekala da basbayağı önyargılı olabiliriz. Melodramın ‘İngiliz ipi’nin farkı buradadır işte; ayrıntı, ince iş, dikkatle bakınca görünen şey…

Filmde Philomena da gazeteci de başkalarının hayatına bakarken aynı derecede yargılayıcılar zaman zaman. Philomena’nın, oğlu da olsa, bahçıvan pantalonu giymiş bir erkek için neler düşündüğünü duymak kadar, gazetecinin plastik bir İsa heykelciği satın almak için aşması gereken mesafe de parayla işleyen elektrikli İngiliz şöminelerinin alevleri kadar etkileyici. Hem patetik hem sahici. Böyle şeylerin tiryakisi iseniz, yaşlandıkça ilginç bir aktör olan Ralph Fiennes’in Charles Dickens’in son yıllarını canlandırdığı ‘Görünmeyen Kadın’ı da kaçırmayınız. Yönetmenliği de Fiennes yapmış, erkeklerin yaptığı ‘feminizan’ filmlerine güven duymuyor olabilirsiniz ama Dickens’ın son ve gizli aşkını anlatan bu film, aslında büyük yazarın sefil, çıkışsız, çökmüş bir yaşlı erkek olarak portresi. Hayatta belli bir konumu olan ama kendine yeni bir duygu dünyası edinmek için gene de becerikslzce çırpınmak zorunda olan bu erkek hikâyesinde Fiennes çok etkileyici. Hele de zamanı gelip de ‘geç bulduğu’ bu duygu dünyasından korkakça Dickenslik mantosuna geri dönerken… Her iki filmden de İngiliz filmlerinde odaların (dolayısıyla ruhların) hiçbir zaman yeterince ısıtılamayacağına ama bunun da anlamı olduğu duygusuyla çıkacağınızı yüzde yüz garanti ederim. Eh, kemikleri iyice ısınmış, karnı tok, sırtı pek karakterlerden de iyi melodram çıkmaz sonuçta…Hüzün, en azından, hafif ıslak bir şeydir.