İnsanlığın bütün dertleri

'12 Yıllık Esaret'in ıskaladığı soru; bir memleketin yarısında bazı insanlar 'köle' ise aynı memleketin öbür yarısında aynı insanların 'özgür' olması ne demektir?

Steve McQueen’in ‘Açlık’ filmi, başoyuncusu Michael Fassbender’in de büyük katkısıyla bedenle direnmek üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olmuştu; direnmek ya da kendinden harcayarak tükenmek…

McQueen’in üçleme olarak düşündüğü Fassbender’li filmlerin ikincisi ‘Utanç’ ise bedeni, tüketmenin ya da kendini harcayarak tükenmenin alanı olarak konumlamayı denemişti. Gelgelelim seks bağımlısı yuppie rolünde Fassbender pek inandırıcı değildi; birinci filmde takılmıştı sanki, hatta hatta öbür ‘doğru’ adamdan sonra bu ‘sefil’ karakteri oynadığı için özür diler gibiydi! İnsanın, “Gevşe Michael, seks bağımlıları da insan!” diyesi geliyordu. Üçüncü film ‘12 Yıllık Esaret’de Fassbender sadomazoşist çiftlik ağası rolünde ikinci planda; kırbaçlama sahnesinde bir an gözlerinde garip bir ışık çakıyor çakmasına ama genelde Mc Queen tarafından oraya buraya çekiştirilmekten sıkılmış görünüyor.

Ben de filmden sıkıldım. Kölelik dönemi Güney’inde mülkleştirilen ve türlü biçimlerde eziyet edilen bedenlerden bahseden film, ‘Tom Amca’nın Kulübesi’nden, ‘Kökler’e, ‘Mandingo’dan ‘Zincirsiz’e kadar bütün kölelik dönemi filmi klişelerinin bir defilesi gibi. Özgür köle Solomon Northup’ın hile ve desiseyle yeniden köleleştirildiği andan itibaren “Aman Tanrım, Solomon’un başına bir felaket daha gelecek!” gerilimine dayalı bildik melodram zinciri harekete geçiyor ve “Oh Tanrım, Solomon nihayet yeniden özgürlüğüne kavuştu!” noktasına kadar tıngır mıngır ilerliyor. Bunca önemli bir konuda duyguları bu kadar harekete geçiremeyen bir film yapmak başarı olsa gerek. (Protestan marangoz rolünde Brad Pitt bir an gözlerimizi dolduruyor, evet.)

‘12 Yıllık Esaret’in ıskaladığı soru; bir memleketin yarısında bazı insanlar ‘köle’ ise aynı memleketin öbür yarısında aynı insanların ‘özgür’ olması ne demektir? Hayvanlar tamamen bir yana, şu anda dünyada çeşitli biçimlerde köleleştirilmiş, insan kaçakçılığı ya da düz sömürü kurbanı, çeşitli renkten milyarlarca insan var. Soru aynı soru. Bu film ne bu duruma bir metafor oluyor, ne de ‘Rüzgar Gibi Geçti’nin ‘çıkarılmış sahneleri’ olarak bizi etkiliyor. Kırbaç sahnesi derseniz, Mel Gibson’un ‘Tutku- Hz. İsa’nın Çilesi’ndekilerden daha manyağı henüz çekilmedi!

Aşgar Farhadi’nin yarın başlayacak yeni filmi ‘Geçmiş’in güzelliği tam da ‘12 Yıllık Esaret’in soyunmadığına soyunup, başaramadığını başarmasında; gündelik, sıradan bir ‘konu defteri’ açıp dalga dalga güçlü duyguları harekete geçirmek. Hayatları Paris’in bir banliyösünde alelade bir formalite yüzünden kesişen (İranlı-Fransız-Arap) bir kadınla iki erkeğin ve onların hayatlarına isteyerek- istemeyerek değen, bulaşan, toslayan bir sürü başkalarının dertleri, bu müthiş güzel yazılmış-oynanmış ve yönetilmiş filmde nerdeyse insanlığın bütün dertleri kadar önemli oluyorlar. Ferhadi, İranlı erkek ve Fransız eşle açıp oradan Fransız kadınla Arap sevgiliye, derken sevgilinin eski eşine doğru
uzanan- uzayan, genişleyen bir hikâye omurgası kuruyor, odak ağır ağır kayıyor.

Arada, karakterler arasında müthiş dolu, elektrikli karşılaşmalar; metroda babayla küçük oğul, arabada eski eşler, patronla işçi yüzleşmesi…
‘Geçmiş’, dünyanın tarifli dertlerine (göçmenlik, işçilik, aile, kadın-erkek vb.) dair meseleleri, her seferinde yeniden tarif edilmesi gereken asıl derdin (hayat! başkaları!) kılcal damarlarından geçirerek anlatıyor. (Belki melodramın da yepyeni bir tarifi.)
Anlatırken peyderpey pespayeleşiyor; gidiniz, görünüz.