İsa bu adaya uğramadı

Reha Erdem'in 'Şarkı Söyleyen Kadınlar'ı birkaç karakterin izole bir mekânda bir araya geldikleri bir piyes olarak tatminkâr olmaktan uzak.

Gene bir Reha Erdem filmi geldi çattı. Bu bir seksektir. ‘5 Vakit’ten, ‘Hayat Var’dan acılarla sıçrayıp ‘Kosmos’a ikna olmanın sevinciyle ‘Jin’e bile hoşgörü sayfası açtınız. Erksan’dan bu yana ortalıkta “Böyle bir sinema yok” diye ‘A Ay’ı önemseme gerekliliğinden zaten yorgunsunuz. Arada ‘Korkuyorum Anne’yi sevmiş fakat nereye koyacağınızı bilememişsinizdir.
Gerek var mı bu acılara? Var, diyenler şunu diyor: Reha Erdem, birkaç başka yönetmenle birlikte Türkiye’de ‘şahsi sinema’ yapmaya çalışan bir yönetmendir. Yok, diyenler şöyle diyor: Şahsi sinemadan anladığımız kafası karışık hikâye midir? Ayrıca, jenerik hikâyelerde yönetmen ‘şahsi’ olamaz mı? Şahsi olmak hikâyeyi bu denli kilitleyip anahtarı denize atmak mıdır? ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’ harabatına giriş için ilk ipucu Binnur Kaya. ‘Vavien’deki Binnur Kaya’yı, onun gündelik delilikten bahseden o kasaba kara komedisinde delilikle sezgi arasında gezinişini hatırlayın. Sonra da o rolün adeta parodisi olan bu role bakın. Deliliği bir iki ifadeye (ellerini dehşetle yanaklara götürmek mesela), tutuk tutuk konuşmaya, komikliği domestikliğe indirgeyen bu film, Binnur Kaya’yı düpedüz harcıyor. İyi (ya da uygun) bir hikâye yokluğunda, Binnur Kaya repertuvarı bileşenlerine ayrıldığında ortada demek bu kalıyormuş.

Belli ki, Reha Erdem, Binnur Kaya’yı Binnur Kaya yapan ‘o şeyi’ sevmiş. Sonra da sevdiği oyuncağı içinde ne var diye bakmak için kıran çocuklar gibi kırıp bırakmış. Toparlaması zor olacak. Reha Erdem filmlerinde rollerin kabataslaklığı bir yana, oyunculuklarda da hep belli bir sentetiklik vardır. Bazen işe yarar bu, ‘Kosmos’ta, ‘Korkuyorum…’daki gibi. ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’sa birkaç karakterin izole bir mekânda bir araya geldikleri bir piyes olarak tatminkâr olmaktan uzak. Roller iyice kabataslak, oyunculuklar iyice şaşkın. Aniden yükselen-alçalan sesler, es’ler, kahreden ‘doğaçlamalar’ eşliğinde gelişen bu Çehov özentisinde suların kesilmesi gibi ‘metafor’lardan da medet ummak zor. (Yakında gösterime girecek ‘Mavi Dalga’nın bambaşka bir çizgide, doğalgazın keşilişini bir toplu hezeyan olarak değerlendirişine bakın.)

Evet sular kesiliyor kesilmeye de bu distopya ya da sınıra gelip dayanma hikâyesinde baba ile oğul, hizmetçi ile küçük kız, köpek ile oğul, oğul ile hostes karısı, hostes ile kayınpeder, yaşlı doktorla genç karısı arasında mekanik biçimde gelişen ‘ilişkiler’ hiçbir an ikna etmiyor. Teatrallikten öte, neyin tutukluğu bu? Daha ötesi neyin alegorisi? Adalılığın, dolayısıyla kendi kendine kapanmışlığın mı? Öyleyse, ötede, adanın ötesinde kim var? Gördüğümüz kadarıyla kimse. Peki bu, kendi içlerine kapanmış bir grup insana Allah’ın ihsan ettiği saf ve temiz kalp, görünenin ötesini gören göz (yani Binnur Kaya) hikâyesi ne o zaman?

Üç teorim var, üçü de film ötesinde, dedikodu mahiyetinde şeyler. Kulak asmayabilirsiniz.
Bir: Bir Reha Erdem jantrifikasyonu adasındayız. Eski İstanbulluluk, tüm insanlığı temsil eder vb. biçimde bu adaya sığınmıştır. (Reha Erdem’de bu Türkçe tangolu, eserekli tiplerle vb. dolu eski İstanbulluluk hayaleti hep bir yerlerde gezinir.) Resim, müzik, uğuldayan orman manzaraları cabası. Malum Bizans’tayız da; İsa gelir.

İki: Dışarıda her yerin maneviyata kestiği bir dünyada (‘Allahım bana bir işaret ver!’) bir grup günü geçmiş, tedavülden kalkmış, gülünç adalı vık vık etmekteler. Hafif cumhuriyet kalıntısıdırlar. Reha Erdem filminde Müslüman veli gelecek değil ya, İsa gelir.

Üç: Reha Erdem’in dünya sinemasından esinlenmeler dizisinde Bresson’dan sonra sıra Dreyer’dedir. Bir yerlerden bulup Theodor Dreyer’in ‘Ordet/ Vaat’ini seyredin. Orada sazlıkların uğuldadığı bir taşradayızdır. Köyün saf oğlanı “Deli olunmadan veli olunmaz” meselinin taşıyıcısıdır. Filmin ipiyle kuşağı birbirine tamamen denktir. O filmde İsa gerçekten gelir.