İşte liste...

Liste, liste diyenlere işte bir festival listesi; her şeyden önce, parlak, oyuncaklı, zekice şeyler sevenlere Guy Maddin'in 'Beyne Vurulan Damga'sını öneriyoruz.

Liste, liste diyenlere işte bir festival listesi; her şeyden önce, parlak, oyuncaklı, zekice şeyler sevenlere Guy Maddin'in 'Beyne Vurulan Damga'sını öneriyoruz. Sessiz sinema estetiğini ve hikâyelerini darmaduman edip onlardan yepyeni bir şey çıkaran bir film daha. Kadri pek bilinmeyen Tom diCillio'nun 'Delicesine'si de renkleri, temposu, mükemmel oyuncularıyla mutluluk verici. Filmin şöhret hakkındaki fikirleri biraz çocuksu ama masallarda olur öyle şeyler. Her zaman gözü kara olan Sophia Coppola 'Marie Antoinette'te kraliçeyi zamanının bir 'teenager'i gibi ele alıyor. Kız 'Ekmekleri yoksa pasta yesinler,' dememiş, demişse de sebebi varmış. 'Her Zaman Güzel'de Manuel de Oliveira, 'Gündüz Güzeli'nin Severine'i ile ona randevuevinin adresini veren aile dostunu yıllar sonra yeniden karşılaştırıyor. 'Birinci filmin sonunda ne olmuştu aslında' sorusuna çok şaşırtıcı olmayan bir cevap, gene de zekice. Hal
Hartley 'Fay Grim'de zamanımız için bir casus filmi parodisi yapmış. Filmdeki herkes ve her şey bu durumun pek farkında, ama olsun.
New York'lu 'Shortbus' ise biraz tartışmalı. 'Tiffany'de Kahvaltı' ile pornografinin bu fütursuz buluşmasını başta çılgın, sonuçta yavan bulabilirsiniz. Hikâyelerini mümkün mertebe kuru, süssüz ve sert sevenlere ise hemen 'Benim Oğlum'u veriyoruz. Fransız banliyösünde geçen bu baskıcı anne- kafayı sıyıran oğul hikâyesini anneler ibret, oğullar korku ve titremeyle seyretmeli. Nathalie Baye deli anne rolünde harika. 'Flandres'da Bruno Dumont'un her zamanki gri ve ölü Avrupa'sı bu kez savaş ve askerliğin dehşetini de içeriyor. Sanki Brecht'in 'Ölü Asker Baladı'nın günümüze bir uyarlaması.
Genç bir Alman yönetmenin iyi anlatılmış ilk filmi 'Pinpon', Haneke, Chabrol ve Rohmer âlemlerinden geçerek yaz tatiline çıkmış Alman burjuvalarına dair akıllıca bir hikâye anlatıyor. 'Serseri Bulut'tan hatırlayacağınız Ming-Liang'in 'Yalnız Yatmak İstemiyorum'u Kuala Lumpur'da ayakta kalmak için dayanışmak zorunda olanların hayatlarını çok çok ayrıntılı biçimde anlatan ve tam da bu yüzden ilgi çekici bir film. 'Avrupa soluna ne oldu' sorusuna cevap arayan ve iç içe geçmiş üç filmden oluşan üçlemesinden hatırladığınız Lucas Belvaux, 'Güçsüzün Hakkında'da Avrupa işçi sınıfı için tek çare görüyor; fabrikayı soymak. Daft Punk'un -miğferler falan her şey yerli yerinde olarak- rol aldığı 'Elektroma' ise müzikleri ve yalınlığıyla bir çeşit THX'vari robot romantizmi.
Avusturalya yerlilerine dair bir hikâyeyi saygı ve sevgiyle anlatan 'On Kano'yu, en azından bu hafta sinemalarda oynayan sürükleyici ama Batıcı bakışıyla sinir bozucu 'Apokalipto'daki Mayalara ilişkin palavraların etkisini gidermek üzere seyredebilirsiniz.
Vasat filmler de var tabii. Mutlaka kaçınmak gereken bir ikisini söyleyeyim. Alain Resnais'nin yüz kızartıcı sıradanlıktaki 'Kalpler'i, yalnızca yerellikten medet uman Lübnan, Azeri ve Sırp filmleri 'Falafel', 'Elveda Güney Şehri' ve 'Sınır Karakolu'. Ayrıca, son zamanlarda sayıları çoğalan 'burası İskandinavya, Bergman'dan bu yana daha da kötü durumdayız,' filmlerinden de en az bir kaç tane var. 'Kayıtdışı', 'Düğünden Sonra' ve 'Oğullar' arasında tercih yapmak gerekiyorsa sonuncusu; meselesi sallantılıysa da en azından kamerası sabit.
Bu arada, festivalin kusursuz bir Pasolini retrospektifi gerçekleştirdiğinin farkında mısınız? Aslında, gönülden merak ettiğim filmler bir elin parmakları kadar. '13'ün yönetmeninin son filmi 'Miras', mükemmel tiyatro oyunları ile tuhaf TV şovundan hatırlayacağınız Berkun Oya'nın 'İyi Seneler- Londra'sı, pislik kralı John Waters'in monoloğu 'Şu Boktan Dünya', Gus van Sant'in 'Mala Noche'si ve Schrader'in yeni bir şey demediğini tahmin ettiğim ama gene de görmek istediğim Lauren Bacall'lı 'Entrika'sı.