İyi bir masalcı aranıyor...

Latin sinemasında, elle tutulur dünyayla hayaller dünyası arasında gidip gelen küçük kızlar bir politik alegori olarak hâlâ revaçta anlaşılan.

Latin sinemasında, elle tutulur dünyayla hayaller dünyası arasında gidip gelen küçük kızlar bir politik alegori olarak hâlâ revaçta anlaşılan.
Bu konudaki anahtar film olan Victor Erice'nin 'Arıkovanının Ruhu'nda İç Savaş İspanyasında taşrada yaşayan iki küçük kız sinemadan tanıdıkları bir canavarın gelmesini beklerler. O pek güzel 'Hellboy'un yönetmeni Guillermo del Toro'nun yeni filmi 'Pan'ın Labirenti'nde ise İç Savaş sırasında küçük bir kız periler dünyasıyla insanlar dünyası arasında gidip geliyor.
'Pan'ın Labirenti'nin kendine özgü tadı, arada bir tebeşir çizimlik mesafe olsa da iki dünyanın birbirine karışmamasından ileri geliyor. Periler, ufak tefek yardımlar dışında, kimsenin gerçekten imdadına koşmuyorlar. 'Pan'ın Labirenti', Erice'nin modernist-hayalci filminde olduğu gibi hayal dünyasını insan aklının tuhaf bir melekesi gibi değil bir 'gerçeklik' olarak sunuyor. Öte yandan, masal yaratıklarının insanların yardımına koşup durdukları süper kahramanlı bir sürü film gibi bu durumdan avuntu derlemek yerine kendine mahsus bir 'gerçekçilik' çıkarıyor; 'evet, masal yaratıkları vardır ama kendi dünyalarında -bencilce- yaşayıp giderler.'
'Hellboy'da da olduğu gibi sinemayla ilintili 'el sanatları'nın (makyaj, kostüm, dekor, canlandırma teknikleri) filmi yavaş yavaş ele geçirdikleri, sinema sanatının köklerinin seyirciyi hayret ettirmekte yattığını hatırlatan nefis bir film bu. Ama söylemeden geçmeyeyim; filmin sonunda, bütün o vahşi, büyüleyici Hristiyanlık öncesi düşsel âlemini bir nevi Hıristiyanlığa tercüme ediverme konusundaki bir gayretkeşlik de var ki, eh biraz üzücü. (Öte yandan, festivalde gördüğümüz 'Madeinusa' kadar da vahim değil durum.)
Yakın ya da uzak tarihimizin kritik bir dönemecinde insanların dünyasının korkunçluğunu yansıtmak için başka dünyalara sığınan küçük bir kız, küçük bir oğlan, herhangi bir kahraman olur mu acaba bizim sinemamızda da? Ben hatırlamıyorum şimdiye kadar olduğunu, belki bundan sonra da olmaz. Olup olacağı, kefir içen sevimsiz oğlanla mı yetinmek zorunda kalacağız? Bu kadar çok masal olan bir yerde yaşayıp da sinemamızda daima aktüel olanla (üstelik de gayet yüzeysel olarak) didişmemiz, hâlâ bir 'Gölgesizler' çıkarabilen edebiyatımızın tersine, film yapmaya harcanan bütün o paraları, belki bütün dertlerimizi de bir anda bize gösteriverecek şahane bir masala yatıramamamız ne yazık. İtalyanlarla aynı Türkçe pop şarkılarını dinlersek Batı medeniyetiyle aramızdaki gönül kırgınlığı biraz olsun diner ('Bir Ömür Yetmez'), ya da İngiltere'deki her çeşitten Türk hakkında ters köşe bir hikâye anlatmaya çalışırsak ('İyi Seneler- Londra') ironiden kazanırız yolundaki çalışmalar halen hayal gücümüzün bütün imkânlarını kullanmadığımızı düşündürüyor bana. Birinci filmin yönetmenine daha buralı hikâyeler lazım artık. İtalyalıymış gibi yapmanın bir haddi hududu var. Kendi kullandığı deyimle 'körler ülkesinde tek gözlü olma' durumuna bir son vermeli. İkinci film ise, film festivalindeki büyük hayal kırıklıklarımdan biri oldu.
'İyi Seneler- Londra', gösterime çıkacağı sıralar en azından epey bir kısalmayacak olursa, talip olduğu Oğuz Atayvari ironi ve yollamaya çalıştığı eğri tebessüm, seyirciye sadece sıkıntı ve kendine hayranlık olarak geçecek. Bir otel odasında ya da mutfağında ne kadar didişebilir, itişebilir ya da koklaşabilirsiniz? Geveze de olsa bir Türk garson insanı bir otel resepsiyonunda ne kadar oyalayabilir? Ve hiç sevişmeseler de bir İngiliz-Türk karı koca işgüzar bir arkadaşlarına emanet ettikleri çocuklarını almaya ne kadar gecikebilirler? 'İyi Seneler- Londra'da bütün bunlar ağır çekimde, sonsuza dek sürüyormuş gibi geliyor insana. Bu arada; 'Ağustos Günleri'ni görmek için bugün son şansınız, 'Mama Roma'yı da, 'Flandres'ı da.