İyi kalpliler

'Buzdan Hayaller' ve 'Tutunmayanlar' ile sevdiğimiz İzlandalı yönetmen Dagur...

‘Buzdan Hayaller’ ve ‘Tutunmayanlar’ ile sevdiğimiz İzlandalı yönetmen Dagur Kari ‘İyi Bir Kalp’te, ‘kalp’i de ‘iyi’yi de ‘iyi kalpli’yi de hem düzden, hem mecazdan kuşatıyor. Hikâye, hatta masal, yönetmenin öteki filmlerinde olduğu gibi basit, hatta simetrik ama Kari’nin sadeliğe olan kendine özgü inancı dolayısıyla yavan değil. Kalp nakli bekleyen huysuz ama iyi kalpli ihtiyarla, tertemiz kalpli evsiz barksız oğlancığın hikâyesinde - araya heyecan olsun diye bir de kız karışıyor - neredeyse tek ‘kötü kişi’ başına buyruk bir Kaz. O olmasa, birbirlerini baba-oğul yerine koyan bu iki karakter yaşayıp gidecekler ama inatçı kazın ikilinin işlettiği güzel ve döküntü New York barından sık sık kaçası var.
Kaz haklı, sadece iyi kalpliliğe dayalı bir hikâyeye bir ‘nemesis’, işleri karıştıran bir peri lazım ki hikâye ilerlesin. Öyle de oluyor ve ‘İyi Bir Kalp’in kestirilebilir ama gene de beklenmedik dönüm noktası gençlik-yaşlılık ekseninde bir ters taklaya bağlanıyor; iyi bir kalbi, saadeti kimin daha çok hak ettiğini kim bilebilir? Haftanın iyi kalplilik üzerine diğer filmi ise bu senenin ilk mahsul Türk  filmlerinden ‘Kavşak’.
‘Kavşak’ masaldan ya da hisseli kıssadan çok Orhan Kemal hikâyeciliğine meylediyor. Onda iyi kalplilik, filmin ilk yarısında uğursuz biçimde tırmandırılan, kişiden kişiye yayılan bir kötü kalpliliğin aniden geri çekilmesiyle, biraz mekanik bir biçimde tecelli ediyor. ‘Kavşak’ın, Demirkubuz filmlerini andıran bir toplumsal ortamdan bahsederken bir iyi kalplilik, bir toplumsal uzlaşma ihtiyacının altını çizmesi ilginç. Gelgelelim, tırmanan gerilim çok kolay iyiniyete dönüşüyor, alkolik ve işsiz koca, dertli çalışan anne, kötü koca ve baba polis, bunalan delikanlı sanki aniden ‘aydınlanıyorlar’. Hikâyenin merkezinde duran, koyu bedbahlıktan ötürü kendine bir hayal dünyası kurmuş iyi kalpli memur ise öylece kalakalıyor. Ne karada ne suda, bir yanıyla hala kötülüklerden kaçarak sığındığı hayal dünyasında, bir yanıyla hayırlara vesile olarak. ‘Kavşak’, en teferruatlı karakteri olan bu Zebercetvari küçük adamı ‘iyilikler ortasında’ öylesine bırakıveriyor. Oysa belki de şu yaşadığımiz günlerde masumların, iyi kalplilerin derdine deva olacak bir peri değneği, idealize bir mutabakat değil, tam tersine içinde bulundukları şizofreninin, sıkışmışlığın iyice mercek altına alınması; Demirkubuz yani.
‘Kavşak’ iyi yönetilmiş, derli toplu bir yönetmen filmi. Selim Demirdelen’in ileriki filmlerine gereken şey temenni düzeyinde bir iyi kalpliliğe çok yaslanmamak belki de. Ama tabii Film Ekimi de var. Şizofreninin, iyi kalpliliğin-kötü kalpliliğin alası orada. Benjamin Heisenberg’in fırsat buldukça banka soymaktan kendini alamayan uzun mesafe koşucusunu anlattığı ‘Hırsız’, bir çeşit şizofreni üzerine heyecanlı bir film. ‘Benim Güzel Oğlum...’ Lynch ile Herzog, Amerikan banliyösü ile etnoğrafya arasında bir hibrit. Kiorestami’nin ‘Aslı Gibidir’i, ‘Kirazın Tadı’ yönetmenin ülkesinde bulduğu mesnevi tadının Avrupa’ya gidince maalesef Rohmer taklidi haline gelebileceğini gösteriyor. Ekim’in en güzel filmlerinden biri olan ‘Amcam Geçmiş Hayatlarını Hatırlıyor’ masalla gerçek, ölümle hayat arasında şahane bir denge kuruyor. Jean-Luc Godard’ın ‘Sosyalizm’ine ise ‘Amcam Geçmiş Filmlerini Hatırlıyor’ denebilir. Tabii ki hâlâ ilgilenmeden duramadığımız Godard bir kere daha görüntüyle söz (film denen şeyin ana malzemesi olarak da), gösterenle gösterilen arasındaki büyük kopuştan, Batı medeniyetinin hastalığı olduğunu düşündüğü kadim Anlam Kayması’ndan bahsediyor. Ama onun en parlak filmlerinden bu yana bir imgeler sirki haline gelen çağdaş dünyada Godard avangartlığı insanda hâlâ hayranlık uyandırıyorsa da özel bir heyecana da yol açmıyor.