Jennifer Lawrence düştü!

Jennifer Lawrence kırmızı halıda ikinci kere yuvarlandı. Ben de bu kızı seviyorum. Saçmasapanlığını, 'gündemdışı'lığını, ruhen yere kapaklanmaya meyilli oluşunu!

"…birden bir gazete başlığı:/’Lana Turner Düştü!’/ Hollywood’da kar yok/ Kaliforniya’da yağmur yok/ Bir sürü partiye gittim/Kendimi türlü çeşit rezil ettim/ Ama hiç yerlere düşmedim/ ah Lana Turner, seni seviyoruz, kalk ayağa!”

Jennifer Lawrence kırmızı halıda ikinci kere yuvarlandı. Ben de bu kızı seviyorum. Saçmasapanlığını, ‘gündemdışı’lığını, ruhen yere kapaklanmaya meyilli oluşunu! ‘İstanbul şairi’ gibi ‘New York şairi’ diye bir şey de olmalı; Frank O’Hara işte o şairdir. 1964 tarihli ‘Lana Turner Düştü’ şiirini öğle yemeği arasında yazmış. Şiiri, daha ‘popüler kültür’ moda değilken, afişlerden, renklerden, müzikten, resimden, sinemadan esinlenen O’Hara, MOMA’da çalışırmış. Öğle yemeği için dışarı çıktığında yazdığı şiirlerden oluşan kitabı klasiktir: ‘Lunch Poems/ Öğle Arası Şiirleri’.

Bir diğer büyük şair, Bostonzade Robert Lowell, bir şiir okuma seansı sırasında O’Hara bu şiiri okuyunca burun kıvırmayı görev bilmiş. Gafil deha! Oscar törenleri artık Jennifer Lawrence’in yere yuvarlanması kabilinden spontane, ‘gündemdışı’ olaylara pek az sahne oluyor. Sürrealizm esas; pasta kutusu şeklindeki tuvaletlerin aslında ne kadar komik olduğuna, bütün kadınların o şeyler içinde zaten nasıl yürüyebildiklerine aldıran yok. Lawrence’i yerle yeksan eden tuvaleti kim dikti desem, bugün bir polisiye öyküsü etmez. Olsa olsa bir ‘Oscar yönetimi’ öyküsü eder ki, sanat yönetimi denen şey artık okullarda öğretiliyor.

Öte yandan, manidar Türkçe Film isimleri ödülünde tek geçtiğim, yarın bizde de arz-ı endam edecek ‘Sınırsızlar Kulübü’nün ‘yönetimi’ de problemli oldu Oscar törenlerinde. Matthew Mc Connaughey, AIDS olunca biraz da olsa insanileşen ama tüccarlığı da elden bırakmayan Dallas’lı ‘beyaz süprüntü’ rolünde o kadar başarılı ki, insan onun onca kiloyu nasıl verdiğine şaşmıyor (Christian Bale’den sonra böyle şeylere şaşmıyoruz), rol için fazlasıyla biçilmiş kaftan olup olmadığını düşünüyor. Ödül alınca uzun uzun Tanrıya şükürler etmesi, Oscar salonunun tavanına doğru bakıp ‘sen olmasan ben olmazdım’ konuşmaları epikti. Filmdeki kankasını, kendisi kadar çıkarcı ama albenili Rayon’u canlandıran, kadın kılığında bir içim su olan Jared Leto ise, Amerikan basınında gerçek travesti ya da transseksüel bir oyuncunun rolünü çalmakla suçlandı. Amerikan uygarlığının şu aşamasında Leto’nun ödülü almaya kadın kılığında çıkması gibi cesur bir Oscar yönetimi kararı beklemiyoruz. Ya da, en azından, ikisi de ödül alınca Connaughey ile Leto’nun alelusul öpüşmelerini! Politikacılar bile ‘yarım ağızla’ da olsa yapıyorlar böyle şeyleri artık halbuki…

Ellen DeGeneres’in lezbiyenliğinin daha yeni yeni jantrifiye olduğunu düşünürsek, böyle şeyleri ancak ileride görebileceğiz. Bir Ricky Gervais olmayan DeGeneres bütün dokundurmalı fakat politik doğrucu esprilerini sırayla yaptı, bu arada Jennifer Lawrence’la dalga geçmekten de geri durmadı. Vur abalıya fırsatçılığı! Oscarları Yıldız Tilbe sunsa eminim böyle yapmazdı. DeGeneres istemeyerek de olsa bir riskli espri yapmışsa da onda da ayıp etmiş. Transvestizmin damgasını vurduğu gecede Liza Minelli’yi Liza Minelli kılığına girmiş biri sanarak ‘Aferin beyefendi, iyi iş çıkardınız!’ demiş. Ben Ellen DeGeneres’i bir Seda Sayan havasında (bütün talk şovcular ve sunucular bir gün Seda Sayan olacaktır) ön sıralara pizza ısmarlarken, sonra da pizzacı çocuk için bahşiş toplarken sevdim en çok. (‘Harvey Weinstein nerede, Harvey Weinstein?’) Değil mi ki ertesi gün pizzacı çocuğu kendi şovuna da çağırdı ve topladığı altı yüz dolara dört yüz de cepten ekleyerek bine tamamladı. Oldukça harbi bir hareketti.

Aynı sıralarda, DeGeneres’in salona pizza ısmarlaması kadar harbi bir hareketi ise arkadaşım İstanbul Film Festivali yöneticisi Azize Tan yaptı. ‘Nemfomanyak’ın sansür tarafından yasaklanması rezaletinin hemen ardından İstanbul Film Festivali filmi göstermeye talip oldu! Gözlerimiz yolda!