Jodie çileden çıkıyor...

Jodie Foster'in de işi zor. Sinemada 'Taksi Şoförü'ndeki çocuk fahişe rolüyle, 'Bugsy Malone'daki küçük aşüfte kompozisyonuyla parlamak kolay olmasa gerek.

Jodie Foster'in de işi zor. Sinemada 'Taksi Şoförü'ndeki çocuk fahişe rolüyle, 'Bugsy Malone'daki küçük aşüfte kompozisyonuyla parlamak kolay olmasa gerek. O gün bugündür yüzü gülmedi. Terk edilmiş küçük kızlardan tecavüz kurbanı genç kızlara, oradan dertli annelere kadar yıllardır çırpınır durur. Ne uzaya çıktığında rahat bir nefes alabildi, ne 'Maverick' gibi üzerinde son derece iğreti duran rollerde eğlenebildi. İnce, gergin dudaklarının çizgileri derinleştikçe derinleşti, boynu daha da omuzlarına kısıldı, o güzel, boğuk sesi tedirginlikten başka bir şey anlatmaz oldu.
İşte son merhale; 'İçindeki Katil'. Bizim film getirticileri filmin orijinal adı olan 'Cesur Biri' ya da 'Cesur Kadın'ı korumamışlar, onun yerine hikâyenin ikinci derecedeki imalarından birini öne çıkarmayı seçmişler. Ne incelik. Biz de bu filmi New York'a gönül vermiş alternatif DJ Jodie'nin, bir gece sevgilisiyle köpek gezdirirken iki sokak serserisinin kimliğinde şehrinin ihanetine uğrayarak bir intikam melaikesine dönüşmesinin hikâyesi diye seyredelim hadi. Ama 'İçindeki Katil'in 'Liberallik nereye kadar, hoşgörü nereye kadar?' mealindeki alt metninin Jodie'nin gergin çehresine nakış nakış işlenmesini görmezten gelmek de oldukça zor.
'İçindeki Katil', her zaman doğru olanı yaptıkları halde (polis zenci, sevgili Hintli, daha ne yapsınlar?) haksızlığa uğrayan liberal-kentli-beyaz Amerikalıların çileden çıktı çıkacak hallerini gösteriyor ve haklı görüyor. Film komik bir biçimde Superman filmlerine de benziyor gerçi, ama 'normal vatandaş Jane' rolündeki Jodie'nin Clark Kent giysisinden Superman giysisine geçecek sabrı bile yok. O çok çok öfkeli ve haklı. ('Uçuş Planı'nda da böyle bir anneyi oynamıştı.) Amerikalı oyuncuların, sinema dışındaki kimliklerinden ve toplumsal tavırlarından pek de uzağa gitme şansları olmadığı düşünülürse, son dönemde perde dışındaki Jodie'yle daima bir biçimde örtüşen Jodie rollerinin bu sonuncusu bayağı endişe verici. Sırada (histeriklik sırasıyla) Sean Penn, Susan Sarandon, George Clooney mi var? Allah saklasın. Liberallik de böyle zor zenaat işte.
Hep politik olarak doğru davrandığını düşünerek gönlünü ve beynini ferah tutmak, ama çıplak dünyayla kafa kafaya gelip de zihindeki sırça köşk yıkıldığında intikam melaikesine dönüş(ebil)mek... Filmin yarım ağız tutturduğu şehir gezgini Jodie muhabbetini ciddiye alacaksak şöyle demek isterdim Jodie'ye: 'Her büyük şehirde o şehrin az çok huzurlu, rahatı yerinde sakinleri olarak yaşarken hissettiğimiz o hafif tedirginlik, şehrin daha az huzurlu sakinlerine ödediğimiz bir borçtur bir bakıma Jodie.' Ama bütün Fransız lisesi eğitimine, Yale'de İngiliz edebiyatı okumalara, o New York 'flaneuse'ü havalarına rağmen bilmem ki ben fakiri dinler mi Jodie bu öfkeyle? (Ben de şöyle Türk usulü yanağımı ısırayım. Büyük lokma ye, büyük laf etme.)
Demişken; şehrimizin film düşkünü sakinlerine bir-iki Filmekimi tavsiyesi. 'Bobby'ye gitmeseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz. 'Joe Strummer'da eğlenceli, biraz farklı bir biyografi denemesinden öte pek birşey yok. 'Metres'i, yönetmen Catherine Breillat'yı ve yazar Barbey d'Aurevilly'yi (Türkçede tek çevirisi 'Suçta Mutluluk'-Metis) sevenlere tavsiye edeceğim. Benimle birlikte kaç kişidirler bilmem. Ama Asia Argento'yu şimdiye kadarki en çirkin-güzel, en femme fatale, en 'berbat kız' rollerinden birinde görme fikrini de yabana atmayın. 'Sürgün'ün ilk bir saatini falan atlatırsanız dokunaklı, güzel bir hikâyeyle karşılaşacaksınız; sabırlılara. 'Persepolis', bir arkadaşımın güzel tabiriyle 'bilgilendirici'. Hiç mi hiç kaçırmamanız gereken film ise küçük, sert, olağanüstü Romen filmi '4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün'. Orhan Pamuk'lu Cannes jürisi yanılmamış!