Jöleyle ayna arasında...

Wikileaks sürecini başlatan Edward Snowden'in hikayesini anlatan belgeselin en çarpıcı sahnesi, kahramanımızın tam odadan çıkmaya hazırlandığı sırada aynanın karşısına geçip saçına jöle sürmesi. O sahne bize o kadar çok şey anlatıyor ki...

Yılın en heyecanlı belgeseli ‘Citizenfour’, Edward Snowden’in Hong Kong’da bir otele yerleşip Wikileaks sürecini başlatmasını kayda geçirmeye başladığında nefes nefese bir sürecin içine girmiş oluyoruz. Seyirciyi hayretlere sevkedecek kadar mükemmel kotarılmış ve belgelenmiş bu süreç bizi arasıra profesyonelliği ile şaşırtıyor hatta.

‘Dünyada bu tarz tüm olaylar sonuçta şu ya da bu şekilde bir John LeCarre romanına girmek için mi var?’, ‘Herşey uluslararası bir entrika anlatısı olarak mı kurgulanmak zorunda?’ diye itiraz bile belirtebiliriz arasıra.

Citizenfou

Snowden’in vicdani seçimiyle kamusal kimliği arasındaki mücadelenin belgesel olarak ‘yapılandırılmış’ versiyonunun kesintiye uğradığı sayılı noktalardan bazıları, mesela yatağın üzerine teklifsizce uzanmış Snowden’in ayaklarını gördüğümüz anlar vb. Hele kahramanımızın tam odadan çıkmaya hazırlandığı sırada aynanın karşısına geçip saçına jöle sürdüğü bir sahne var ki, orada yakın tarihin en önemli süreçlerinden birini harekete geçirmek üzere olan Edward Snowden bize dünya üzerindeki milyarlarca genç erkekten biri gibi görünüyor. Dışarı karşı nasıl görüneceğini merak eden milyarlarca genç erkekten biri…

Snowden’in bir narsist ya da benzeri bir şey olduğunu iddia edecek değilim. Daha çok, kadın yönetmeni hiçbir an ortada görünmeyen bu belgeselin erkek kahramanına dair bu kadar ‘şahsi bir an’ı içermeye karar vermesi dikkatimi çekmiş olabilir. (Kadın yönetmenin dikkati?) ’Dünyada şu an kaç tane genç adam, hangi farklı farklı koşullarda jölesini sürüp dışarı çıkmaya hazırlanıyordur acaba?’ düşüncesi bir tek bu sahnede akıldan geçiyor.

Hikayeli sinema, belgesel olmayan sinema ya da adına ne diyeceksek, işte tam da bu anı merak etmenin ve o noktada derinleşmenin yeridir. Ve özellikle bizim sinemamızda, jölesini sürmüş çıkmaya hazırlanan kendi küçük hikayesi içindeki adamı merak etmenin çok eski bir geçmişi yoktur.

Toz Ruhu

‘Toz Ruhu’nu o yüzden özellikle merak ediyordum. Kendisine önerilen rollerin çeşitliliği açısından son zamanların en şanslı genç aktörlerinden olan Tansu Biçer, küçük dikkatleri, komik bir sinirliliğe varan titizlikleri ve dizi dizi gömlekleri ile bizi bu karakterin varlığına oldukça ikna ediyor etmesine; ama onun dışında ‘Toz Ruhu’nun tozun ruhu hakkındaki fikirlerinin biraz tozlu ve eski olduğunu söylemeliyim.

‘Toz Ruhu’, kendi hikayesi içinde sıkışmış karakterlerin, Zebercet’in uzaktan akrabaları olmaktan başka şansları olmadığı, delilikte değilse bile adeta sonsuz bir ‘stasis’de, kıpırtısızlıkta kalakalacakları fikrinden ileri gidemiyor. ‘Kaybeden’ ya da ‘tutunamayan’ olmanın romantizmine meylediyor ve bu meylettiği yerde dişe dokunur bir şey de bulamıyor.

Bulamıyor, çünkü ‘Toz Ruhu’nun hemen hemen hiçbir sahnesinde zımnen o sahnenin ‘ruhu’ olduğuna inanılan belirsiz şeyden başka bir şey olmuyor, nakledilen ‘an’ genişleyip gelişmiyor. Bunun böyle olması, bu ruhsal güdüklük ‘küçük adam’ saydığımız karakterlere atfettiğimiz bir engellilik hali adeta.

Onlar, tozun ruhu olmaktan ve bu tozun ruhu içinde ikamet edip onu çoğaltmaktan başka bir işe yaramazlar demek bu, dolaylı olarak. ‘Onların görevi ve ‘güzelliği orda,’ imasıyla birlikte.’

Bu kaybeden ya da tutunamayan romantizminde karakterin içine hapsolduğu yerde onun biricikliğine gözümüzü dikip bakmamız gerekiyor. Halbuki, herhangi bir hikayede, karakterlerin hiçbir şey ‘eylemedikleri’ hikayelerde bile, kişiyi o kişi yapan bir ‘şey’ vardır. Ve o, bir olay şeklinde olmasa bile gelişir. (Filmin yan hikayelerinden birinde Aytaç Arman’ın başarıyla oynadığı jıgolomsu karakter bile kendi içinde bir gelişme geçiriyor mesela.)

Tozun ruhunu inandırcılıkla cisimleştiren Tansu Biçer ise, filmin son sahnesinde kelimenin gerçek anlamıyla toza karışıp gidiyor.

İlle de az çok tevarüs edilmiş, bizim kendimizin olmayan bir ‘hiçbir şey olmuyor’ sinemamız olacaksa, o zaman karakterin ayna karşısında jöle sürdüğü ya da gömleğini sırtına geçirdiği sahneye dikkatlice, daha dikkatlice bakmamız gerekecek. Orada birşeyler oluyor, oluyordur, mutlaka oluyordur.

Edgar Snowden bile, üstelik belgesel bir filmde, tam öyle bir sahnede, atacağı büyük adım öncesi, jölesiyle ayna arasında, garip bir ‘kendilik eşiği’nde durabiliyorsa…