Kabuklar ve meyve...

Malick'in son filmi 'Hayat Ağacı'nın en güzel kısımları, tabiata biat ettiği anlar

Yarın nihayet başlıyor. Son zamanların en çok konuşulan filmi; Terence Malick’in ‘Hayat Ağacı’.
Üzerinde bu kadar konuşulmasına sebep, sinema dünyasının J. D. Salinger’i, ünlü bir münzevi olan Malick’in kısa olmayan aralarla filmler yapması, sinema âleminin ilişkiler ağını umursamaması ya da onlara adapte olamaması. Cannes’dan gelen büyük ödülün de faydası var. Malick kadar hayran olunan nice sinemacının ‘nihayet vakti geldi’ denilerek büyük bir ödülle onurlandırılması her zaman rastlanan şey değil. Malick’in zaman içinde kazandığı belki abartılmış ama kesinlikle gerçek ‘patina’nın sırrı ne? Sanıyorum Amerika’yı, onun tarihini ve (özellikle de taşrasını) bir tür epik hikâye olarak kavrayabilmesi. Amerika’nın hâlâ epik bir hikâye olarak algılanmasına engel olacak bir sürü etkene rağmen Malick, Amerikan deneyimine bir evrensellik atfetmekten vazgeçmedi. O, resimde Edward Hopper ve Andrew Wyeth, edebiyatta biraz Thomas Wolfe biraz Faulkner, tabiata bakışında neredeyse mistiktir. ‘Hayat Ağacı’nda memleketini epik bir hikâye olarak görebilen bir diğer yönetmene, Tarkovski’ye yaklaştığı anlar var. Gene de, Malick’in bir evrensel model olarak Amerika ile bildiğimiz (ya da tam bilmediğimiz) evren arasında kurduğu bağlar etkileyici bir film olan ‘Hayat Ağacı’na tamamen ikna olmanıza engel oluşturabilir.
‘Hayat Ağacı’, bir kayıpla başlayan ve belki ilk yarım saati bu kaybın acısının ‘arş-ı âlâ’ya yükseldiği, bu acının ifadesi için göklerin, kara deliklerin, dinozorların, aklınıza gelebilecek, facebook’ta görebileceğiniz, uzay teleskobuyla belgelenmiş her türlü semavi mucizenin işe koşulduğu bir Barok gösteri oluyor. Bu, kısmen Stanley Kubrick’in ‘2001’le birlikte Amerikan sinemasına hediye ettiği bir kendine güven. Uzaydan hoppadanak varoluşun sırlarına sıçranabileceği, beşikten ölüm döşeğine giden bilmecenin ‘aslında’ basit olduğu hissi.
* * *
‘Hayat Ağacı’nın son on-on beş dakikası da bu mealde. Gelgelelim filmde sadece bunlar yok. Başlangıçla final filmin tümünü oluştursalardı seyirci bir süre sonra kıs kıs, derken kahkahalarla gülmeye başlayabilirdi. (Aronofsky’nin ‘Kaynak’ı gibi şey düşünün.) Ama öyle değil; çünkü eminim ki kimilerinin ‘manalı’ bulacağı bu iki kabuk arasında nefis bir meyve gibi Amerikan sinemasının en dokunaklı aile hikâyelerinden biri gizli. Elde edebileceğinden fazlasına talip, bu yüzden kolu kanadı kırık, öfkeli Amerikan babası rolünde Brad Pitt çenesini öne doğru ittirmekten fazlasını yapmıyorsa da cüssesi etkileyici. Bu kırıp geçen, geçtiğini de fark etmeyen erkek gücü karşısında hayal gücünü, sağaltıcılığı temsil eden anne rolünde Jessica Chastain harikulade. Ama aslında ailenin oğulları, daha da özelde ‘oğullar’ üzerine bir hikâye bu. Bir ailede yetişmek ve o aileye ne kadar kafa tutsak da o aile tarafından yoğrulmak üzerine, sevmenin de acıtmanın da, kırılmanın da kırmanın da aileden öğrendiğimiz bir şey oluşu üzerine bir hikâye. Malick’in girdisini çıktısını her zaman büyük bir sevgiyle filmlerine kattığı tabiat, bu ailenin etrafını saran belki de ilk halka. İkinci halka kasaba, çok uzaklarda da cinsellik.
‘Hayat Ağacı’nın kabuklarını soyduğunuzda içinden çıkan bu mükemmel hikâyeyi tarif etmek zor ve gereksiz. Kesinlikle görmeye değer. Kabuklara gelince; hayran olmayacaksanız onları sorgulamak mümkün. Bir tür dine geri dönüş, daha incesi bir tür ‘yeni maneviyat’ arayışı, bu arayışın görsel olarak yer yer new age bir zevksizliğe yol açtığı bir ‘evren operası’ estetiği kurma çabası… Saikleri Shayamalan’dan Lars von Trier’e çeşitli yönetmenlerin sevdiği azize portreleri, mucize anlatıları, kâinatın sırlarını bize açtığı anlar esprisi, nihayet bir mahşer şasaası olan yeni bir sinema bu. Malick’in filmi başında ‘tabiat’ ile ‘inayet’ arasında bir ayrım yapıyor ve tabiatın kendine özgü zalimliğindense tanrısal inayetin yanında olduğunu söylüyor. Halbuki imanını kaybetmiş bir pagan olduğunu kuvvetle hissettiren Malick’in hikâyesinin en güzel kısımları, tabiata biat ettiği anlar. Amerika’sını da, ailesini de, Habil ve Kabil’ini de insani ve epik yapan tam da onlar.