Kaçınılmaz iklim koşulları

Ortayaşlarında Şilili kentli bir kadının kendine sevgili bakınma, daha da ötesi bulduğu sevgili adaylarına itiraz edebilme hikâyesi olsa olsa Amerikan komedilerinde olabilecek gibi duruyor.

Bazı filmler sırf kültürel değil düpedüz iklimsel koşullardan da nemalanabiliyorlar. Ya da ikisi üstüste oturuyor. İşte geçen sene Berlin Film Festivali’yle festival ortamına adım atan ‘Gloria’!

Berlin her zamanki gibi buz gibiydi ve hiçbir yarışma film soğuğu kıramıyordu. Ne ‘Torino Atı’ gibi bir başyapıtla içiniz titriyor, ne ‘Bir Ayrılık’taki gibi pes perdeden bir duygusallıkla içiniz ısınıyordu. Berlin Film Festivali, sabah çok erken kalkıp uzay üssüne benzeyen Potsdamer Meydanı’nda bütün gün film seyretmek, aralarda da yakınlardaki kafe ve restoranlara sığınmak demektir. (Sigara içiyorsanız da beton duvar diplerine.) Ciddi bir festival olduğu için de etrafta hayran kalabalıkları görmez, olsa olsa gocukları ve kukuletaları içinde Jude Law ya da Frances McNormand’ın limuzinlerine binmesini bekleyen ufak kalabalığın terbiyeli alkış sesleri ve ölçülü çığlıklarını duyarsınız. Bu şartlarda, yarışma filmleri arasında ‘Gloria’ adlı eğlenceli bir Şili filmi bulunduğu söylentisi dalga dalga yayıldı. Herkes ‘Gloria’ya bir el kaloriferine sarılır gibi can havliyle sarıldı. ‘Gloria’, zihinaltlarında Şili’den gelmesi beklenen bir film hakkındaki önyargıları tereyağdan kıl çeker gibi aşmıştı bile. (‘Gloria’? Şili’den? Politik film değil mi? Dram bile değil ha! Komedi!) Ortayaşlarında Şilili kentli bir kadının kendine sevgili bakınma, daha da ötesi bulduğu sevgili adaylarına itiraz edebilme hikâyesi olsa olsa Amerikan komedilerinde olabilecek birşey gibi duruyordu. Oysa film, kahramanının hayatını yaşamaktaki kararlılığı kadar kararlıydı hikâyesinde. Ya da daha doğrusu; uzaktan uzağa Güler Ökten’i andıran sevimliliğiyle başrol oyuncusu Paulina Garcia’nın role kattığı karşı konulmazlık filmin itici gücü olmuştu. Ve de film, akıllıca bir kararla, buna karşı koymaya, başka yöne çekmeye, hikâyeyi ‘ciddiyet’e vs. davete çalışmıyordu.

Sonuçta Paulina Garcia, Hollywood festivallerindeki moda kritiklerine kalp krizi geçirtecek sırt dekoltesi ve Tootsie tarzı gözlük çerçevesiyle en iyi kadın oyuncu ödülünü almaya çıktığında, sadece Gümüş Ayı’nın değil, kimi zaman sıfırın altını bulan Berlin’de gönülleri ısıtan oyuncu ödülünün de onun olduğu kesindi. ‘Gloria’yi Gloria’nın eforik ruh halinin tadını çıkararak seyreden, filmin bitiminde sokaklarda filmin şarkısını söyleyerek dolaşan Türk kadın seyircilerden de bahsedildiğini duydum.

‘Periferi’de, yani belli başlı büyük ülke sinemaları dışında, bir sürü hikâye çeşidi anlatmak şu ya da bu biçimde kaşların havaya kalkmasına yol açabilir. ‘Gloria’ bunu aşmakla kalmadı, çeşitli ödüllerin yanısıra Ekümenik (Kiliseler Birliği) ödülünü bile aldı: ‘hayatın hepimizin davetli olduğu bir kutlama olduğunu haykırdığı’ için hem de! Kilise tarafından Galileo’dan çok daha çabuk, hatta yıldırım hızıyla benimsenmek bir ilk olsa gerek. Gene de, geçen sene Berlin’deki asıl müthiş kadın oyuncunun bu hafta ‘Gloria’ ile birlikte Başka Sinema perdesini paylaşan Romen Filmi ‘Çocuk Pozu’ndaki anneyi canlandıran Luminita Gherghiou olduğunu itiraf etmeliyim. Berlin’de değil de daha sıcak bir iklimde olsa, belki de Georghiou’nun sorumsuz oğlunu ne pahasına olursa olsun (gevşek ve delikli) yasaların elinden kurtarmak için kaplana dönüşen, orta sınıf ayrıcalıklarını sonuna kadar kullanmaya kararlı anne rolündeki performansı sıcaktan gevşemiş dimağlara sıkı soğuk duş etkisi yapardı. Son yıllarda ayrıntılı bir gözlemcilik ve bazen hicivle sosyal gerçekçi sinemayı yeniden ayakları üzerinde doğrultan Romen sinemasından gelme bu filmdeki anneyi daha ilk sahnelerden itibaren statü sembolü kürkünden, polisle kurduğu güç stratejisinden, hatta içtiği ince sigaralardan tanıyacak, devlet, suç, vicdan ve bürokrasiyle ilişkisi eski Doğu Bloku ülkelerine çok benzeyen Türkiye’de de aynen ‘görebilecek’, hatta bir orta sınıf çocuğuysanız ‘bilmemkim teyze’ ile burun buruna geldiğiniz duygunuza kapılacaksınız.