Kafaya düşen tuğla

Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu'nun başına düşen tuğla tıbbi, hatta yaşamsal bir mesele; görme yetisini kaybetmeyle sonuçlanabilecek bir göz hastalığı.

‘Geek’ ve ‘nerd’ sözcüklerinin Türkçede henüz karşılığı yok. Oysa zamanıdır. Serbest çeviriyorum, birincisi ‘bir konuya kafayı takmış gözlüklü çocuk’ gibi bir şey demek, ötekisi onun daha ağırcası… Kendini ziyadesiyle maço gören bir tür erkek sinemacı yüzünden pısmış da olsalar sinema nefis ‘geek’ ve ‘nerd’lerle doludur. Woody Allen’dan Nanni Moretti’ye, Aranofsky’den Hal Hartley’e kadar…

Gözlükleri yeter, Jean-Luc Godard cins bir über-geek değilse ne? Ben, Türk sinemasında yeni belirmeye başlayan bir eğilimi de kapsamak açısından ‘iyi aile çocuğu’ diyeceğim. Türk geek’liğinde bariz bir ‘orta halli aile’ lezzeti vardır. Kendim de öyle olduğum için biliyorum, iyi aile çocukları, hayatta kafalarına bir tuğla düşmedikçe öylece yaşayıp gidebilirler. Kafalarına düşen tuğla cinsel, tinsel, durumsal vb. olabilir. (Bir zamanlar politik olur ve ‘bilinçlenirler’di. ‘Arkadaş’taki Melike Demirağ’ı hatırlayın. Gerçi o aydınlanma, gerektiğinde sınıfın koruyucu kabuğuna sığınma kolaylığıyla hep tartışmalı gelmiştir bana.)

Sinemamızda iyi aile çocukları her zaman faaldiler belki ama kendi kimlikleriyle ortaya çıkmaları yakın zamanın işi. Milat olarak ‘Koza’yı, ‘Mayıs Sıkıntısı’nı anmak fantastik olmaz. Kendinin, ailesinin, saplantılarının hikâyesini anlatmak, dönüp yeniden anlatmak o filmlerle başladı. Filmler üslup olarak hafif kasvetli, tematik olarak ‘taşralı’ oldukları için ‘geeky’likleri görünmezcedir. (O zamana kadar hangi Türk filminde Çanakkale şehitliğini ziyaret eden aile görmüştünüz?)

Öte yandan, tek başına sinema yapmak istemek, kafaya düşen tuğla sayılmaz. O araçtır. Gene de orta sınıfların kimlik tespitinin zor ve tartışmalı olduğu, (hatta komedi dizileri hariç dramatik sayılmadığı) bir ortamda sinemayla hikâye anlatmaya çalışan iyi aile çocuklarının artması bir şeylere işaret ediyor. Ömer Kavur, Ümit Ünal, Reha Erdem örneklerinin sayısı çoğaldıkça o cenahtan filmler artıyor. Yarın gösterime girecek ‘Gözümün Nuru’, tam da bunun nefis bir örneği; Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu’nun başına düşen tuğla tıbbi, hatta yaşamsal bir mesele; görme yetisini kaybetmeyle sonuçlanabilecek bir göz hastalığı. Ama filmi ilginç kılan, meselenin otobiyografik olmasından çok, yönetmenlerin meseleyi ‘mesele etme’ biçimleri. Sinema âşıklısı gencin görme yetisini kaybetmesi, bir filmi klişeden klişeye savurabilir. En az iki engeli atlıyor bu film, hem ‘Cinema Paradiso’ engelini, hem de ‘kamera eşittir göz’ malumatfuruşluğunu. (Özellikle ikincisiyle tatlı tatlı dalga geçiyor.) Geriye tam da bir iyi aile çocuğunun kendine özgü aydınlanma hikayesi ve bulunduğu ortamın ayrıntılı bir resmi kalıyor. Tuğla herkesin başına düşüyor bir anlamda; ‘Gözümün Nuru’ndaki aile üyelerinin, neredeyse vurgularına kadar ‘Benim Çocuğum’daki anne-babaları andırdığını görünce şaşıracaksınız. Bunlar onlar çünkü; iyi niyetli, okumuş, çocuklarının sinema okumasını sorun etmeyen ama başları sıkışınca kurşun döktürmeye de inanabilen kimseler… İşte şimdi çocukları hikâyelerini anlatıyorlar. ‘Gözümün Nuru’nda ötesi de var tabii. Hugo paralayan dededen Lyon’da sinema okuyan toruna kadar Frankofoni gibi ‘retro’ bir lezzeti diriltmesi, pijamalı-terlikli ev içi hallerini gönülden bir sevme hali, kedi, ciddi bir derdin bir sızlanma zevkiyle sarılıp sarmalanması, çok altta bir suçluluk duygusu. O meşhur paradoks; aile denen yapıntı şeydeki hafif nemli alışkanlık payının açık edilmesi ama gene de sevilmesi.

TRT sesli anlatıcı çocuğa da fazla takılmayın. Filmin ortakları arasında TRT de var, ayrıca o evlerde yıllarca TRT seyredildi, o evlerin ezikliğini de konforunu da ‘yapan’ televizyondur. Bu durum orta sınıfların bizatihi hamurunda vardır, misafir terliği gibi. ‘Gözümün Nuru’nu seyretmek seyirci için hem çok tanıdık hem de yeni bir zevk olabilir.