'Kemanımla sana bir ses...'

Çağan Irmak'ın son filmini bir çeşit acısız 'Masumiyet', aseksüel bir 'Ali ile Ramazan' olarak seyretmek mümkün

Çağan Irmak’ı hiçbir şey için olmasa bile tutarlılığı için beğenmeli. Son filmi ‘Prensesin Uykusu’nda kalbi kırık genç kentli erkeklerine bir yenisini ekliyor. ‘Mustafa Hakkında Herşey’ ve ‘Issız Adam’daki başarmış ama mutsuz, ‘Karanlıktakiler’deki başaramamış erkeklere kardeş gelmiş: ‘Sevimli Kaybeden’.
Çağan Irmak filmlerinde, eril ve kendini ortaya koyabilen erkek kahramanları ‘gene de’ bekleyen gönül kırıklıkları, edilgin, tombul erkek kahramanlar için farklı tezahür ediyor. İkincileri bekleyen, cinselliğin ya da rekabetçiliğin sert dünyası değil ama belki daha korkuncu, bir kara delik ya da yumuşak bir pasta gibi içine düştükleri ‘çocuksuluk’. Mamafih, ‘Prenses’in Uykusu’nda ‘Karanlıktakiler’in tersine bu çocuksu karanlığı kabullenmenin buruk neşesi var. ‘Karanlıktan çıkamayacaksan, onu pembeye boya!’
Irmak’ın son filmini bir çeşit acısız ‘Masumiyet’, aseksüel bir ‘Ali ile Ramazan’, hatta denklemi iyi kurulmamış bir ‘Konuş Onunla’ olarak seyretmek mümkün. Bunca kılçıkları alınmış bir erkek dünyasında da kahramanın yüzünde çocukluğundan beri ‘bir gülme ifadesi’ olduğunu kabullenmek elbette faydalı. Ya da kütüphane memuru olduğunu, acılı çocukluğunu bir çizgi film olarak hayal edebildiğini, en iyi dostunun bir çocuk olduğunu vb... ‘Prenses...’in bu çocuksuluk vurgusuyla sinemamızdaki yeni bir eğilim ya da ‘eğim’e de uygun düştüğü söylenebilir. ‘Kavşak’ın tombul, yumuşakbaşlı küçük memurunun da önerisi buydu; uzlaşma... Sevişmenin savaşmaya karıştığı, şiddetin cinselliğe bulaştığı bir toplumsal ortamda, ‘tombulların gücü adına, silahları bırak!’ gibi bir şey. Bunun en azından bir dil tutulması pahasına mümkün olduğunu ‘Masumiyet’ göstermiş idi zamanında. ‘Prensesin Uykusu’nun, Demirkubuz’a yaptığı çeşitli göndermelerle durumun farkında olduğu belli. Ama onun tersi bir şey söylemeye çalıştığı da. Bu radikal hayal dünyasında, özellikle Sevinç Erbulak’ın canlandırdığı kuaför anne, her gün yüzlercesini görüp hikayelerini artık merak dahi etmediğiniz bir karakter, çok inandırıcı mesela. Ufak ufak bir sürü yan karakter, durum da öyle. Animasyon bölümleri, yaldızlı defter süslerine benzeyen ‘hayal mahsulleri’ vb. de...
Fakat odasına pop grubu posteri asan kızlar nasıl günün birinde onların canlanıp gelmesini isterlerse ‘Prensesin Uykusu’ da mecazi olarak da gerçekte de buna kalkışıyor. Rüyaların iyice pembeleştiği yerde de seyirciyi sadece gıda boyası zehirlenmesi bekliyor olabilir. ‘Prensesin Uykusu’, sinemamızda artık yapılmayan küçük mahalle melodramları ile Çağan Irmak filmlerinin (her zaman ilginç) kabus ve hayal alemleri arasında salınırken kendine özgü bir sahicilik bulduğu yerlerde dokunaklı. Ciciliğe düştüğünde ise sadece cici. (Allahtan küçük kız neredeyse tüm film boyunca uyuyor.) Çağan Irmak, bir kere daha ‘kemanıyla bir ses veriyor’, bu sesle seyircisine ‘varacağı’ da kesin gibi, ama ‘dünyaya değer’ bulduğu şeyin sadece bu olduğundan emin değilim, her zamanki gibi.