Kendi dilini konuşmak

Türkiye'de Ahmet Uluçay kadar keyifli ve haklı biçimde yapmak istediklerinin, yaptıklarının ve yapmayı planladıklarının ortalık yerine kurulmuş pek az sanatçı vardır; sahiciliğin hakkı! Güliz Sağlam'ın onun hakkında yaptığı küçük ve hoş belgesel 'Tepecik Hayal Okulu', 4 Temmuz Cuma 19.00'da Beyoğlu'nda Cezayir'de gösterilecek.
Kendi dilini konuşmak

“Epilepsiyle altı yıl önce bir anda karşılaştım. Epilepsi öncesi insan aura denen çok kısa bir bölüm yaşıyor, 1 dakika süren bir bölüm. Orda bir rüya görüyor, küçük bir rüya görüyor, bu rüyalar çok hoş olabiliyor, zaman zaman çok rahatsız edici de olabiliyor. İnsanın burnunda tanımlayamadığı bir koku, ağzında tanımlayamadığı bir tad; psikolojisi bozuluyor, rüya görmeye başlıyor, ondan sonra kimyası bozuluyor, ondan sonra da elektriği bozuluyor. Sanıyorum ki koku ve tad, sinestezik bir şekilde öyküyü kafada doğuruyor, ondan sonra da kriz geliyor yavaşça.”
Yaratma süreci denen ‘hastalığı’ bu kadar sakin, adım adım, nesnel açıklayan bu sözler Marcel Proust’a değil, Ahmet Uluçay’a ait. Gerçi tanışsalardı, sinestezi falan, eminim iyi anlaşırlardı. Parisli yazar gibi Kütahyalı sinemacının da üzerine basa basa söylediği, ‘dünyaya kendi çocukluğunun gözleriyle bakmak’ keyfiyeti. Çektiği birbirinden yaratıcı kısa filmlerle sinemamızda eşi benzeri olmayan uzun metrajlı filmi ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ı besleyen gölgeleri, cinleri, kokuları, tadları ve görüntüleri kendi çocukluğundan aldığını ısrarla vurguluyor Uluçay.
Vurguladığı yer Güliz Sağlam’ın onun hakkında yaptığı küçük ve hoş belgesel ‘Tepecik Hayal Okulu’; film, 4 Temmuz Cuma 19.00‘da Beyoğlu’nda Cezayir’de gösterilecek. Sağlam için bu girişim, 1990larda Uluçay’ı tanıtmak ve filmlerine para bulmak amaçlı başlayıp, yönetmenin hastalıklarını, geçirdiği ameliyatları, ölümünden sonra ailesinin ve arkadaşlıklarının tanıklıklarını kapsayan uzun bir proje olmuş. İlk kez İstanbul Film Festivalinde, sonra Dokumentarist’de gösterildi, Fipresci ödülü aldı, umarım bundan sonra da Başka Sinema vb. gibi kanallarda gösterim şansı bulur.
Uluçay’ın hikayesinin Nanni Moretti’nin sevimli hastalık filmi ‘Sevgili Günlük’le akrabalığı var. Ama ‘Tepecik Hayal Okulu’nun, biraz da bir hastalık hastasının kendi hakkında çektiği belgesel olan ‘Sevgili Günlük’den ayrılan yanı, Uluçay’ın hastalığının kendi yaratım süreci, hayalleri ve tabii imkansızlıklarla boğuşmasının da filmi olması. Anlıyoruz ki, hepsi içiçe ve kendini Tepecik köyünde çocukluğundan beri ille sinema yapmak isteyen bir çocuk olarak bulmakta basbayağı da fantastik, tekil, ‘tümörsel’ bir yan var.
Elbette, özellikle şehirli seyircide, Uluçay’ı Anadolu’nun bağrından çıkma ayrıksı bir deha olarak sınıflandırma eğilimi olacaktır, oldu da. O ise kendine özgü mizah duygusuyla durumu şöyle özetliyor: ‘Sonra kamyon şöförü oldum, bizde kamyon söfürü boldur, millet (öbür köyler?) güldür güldür avukat mühendis subay yetiştirir, biz güldür güldür kamyon şöförü yetiştiririz, bir ben farklı çıktım, ben de arıza!’ Kamyon şöförü olarak gittiği Elbistan’da bulduğu deniz kabuğu üzerine kurduğu hayaller üzerine inşa ettiği ‘Bozkırda Bir Denizkabuğu’ filmi için yıllarca çalışmasına yol açan işte tam da ‘o’ şey; inatçı bir hayalci olarak gökten Türkiye’nin ortalık yerine düşmüş olması.
‘Tepecik Hayal Okulu’ çok deli ve biraz tatlı klişe bir sahneyle açılıyor; raylardan yürürken arkadan gelen treni umursamayan ve treni ‘kendisini umursamak zorunda bırakan’ Ahmet Uluçay. Ahmet Uluçay’la karşılaşmada belki çoğumuzun kendini içinde bulduğu durum; ne yapacağını bilemez demir yığını!
Uluçay’la tek tanışmam günün birinde telefonun çalması ve ‘Fatih Bey, ben Ahmet Uluçay, filmim hakkında yeterince yazmadınız,’ diyen Ahmet Uluçay sesiyle burun buruna gelmemdir. Ağzı armut toplamayan ben dahi kem küm etmek zorunda kalmıştım. Yazmıştım - sanıyordum - oysa, ve filmi de tabii son zamanlarda gerçekten önemli bulduğum üç-beş film arasındaydı. Ama Ahmet Uluçay, merkezinde pek keyifli biçimde kendisinin oturduğu dünyasında öyle görüyorsa öyleydi. Türkiye’de belki de bu kadar keyifli ve haklı biçimde yapmak istediklerinin, yaptıklarının ve yapmayı planladıklarının ortalık yerine kurulmuş pek az sanatçı vardır; sahiciliğin hakkı! Sağlam’ın belgeseli bütün bunları işe katmakla birlikte, Uluçay’ın zamanında izin vermediği şeyleri de (karısının ve kızının tanıklıkları mesela) ekleyerek bir portre ortaya koyuyor.
Önce ‘Tepecik Hayal Okulu’na gidin. Sonra da Başka Sinema’da oynayan ‘Sevgilinin Ardından’a. Ben Whishaw’un eski sevgilisinin zerre İngilizce konuşmayan, konuşmayı da reddeden Çinli-Kamboçyalı annesiyle ‘iletişim kurmak’ için çırpınan İngiliz delikanlısı rolünde olduğu filmi o zaman başka bir perspektiften görebilirsiniz. Kendi dilini konuşmak isteyenlerin haklı inadı!