Kıvırtanlar ve kıvırtmayanlar

‘Borsa: Para Asla Uyumaz’da bazı Amerikan filmlerinde görülen o mükemmel üçkâğıt var. Bir şey derken dönüp tersini demek, sonra gene o birinci dediğini demek, sonra gene tersi; bir ters bir yüz yani. Filmin borsa denen dünya çapında üçkâğıtçılık üzerine olduğu düşünülürse gayet de uygun ve ‘Para Asla Uyumaz’ı kendi türünde oldukça seyredilebilir yapan da tam bu.
Sabık ve sabıkalı eski borsacı, yıllardır görüşmediği kızı ve onun evlenmek üzere olduğu genç borsacı arasında gelişen hikâye durmadan bir oraya bir buraya kıvırıyor, kıvrılıyor: “Hayat duygulardan ibarettir, hayır hayat stratejiden ibarettir, hayır hayır hayat duygulardan ibarettir, hayır hayat stratejidir,” vb. Hikâye bunların birinden birine karar vererek sona eriyor tabii ve bu son da tatmin edici değil doğrusu. Sonunu söyledim sayılmaz, meğerse ‘hayat duygulardan ibaret’miş. Film boyunca nefret ettiğimiz hırs ve gözükaralık, sonunda hiç de inandırıcı olmayan biçimde yerini ‘hayat duygulardan ibarettir’e bırakınca, duygu denen şeyin nasıl da konformizme ve (seyirciyi) teskin etmeye yaradığını, tam tersinin, hırsın ve gözükaralığın zaferiyle biten bir filmin Brechtien bir ders olabileceğini düşünüyorsunuz. Bu denli hırstan ve stratejiden bahseden bir film, ‘hayat hırstan ibarettir’le bitseydi, epeyce eleştirel bir şey olabilirdi.
Nitekim Ken Loach, günümüz dünyasında hırs ve gözükaralık üzerine olan filmi ‘İşte Yeni Dünya’da tam da öyle yapmıştı. Oliver Stone ise hırs-duygular tahterevallisinden sadece bir adrenalin etkisi umuyor. Umduğunu buluyor da büyük ölçüde ama kendi mantığı içinde bile, filmin amacını baltalayan bu adrenalin etkisi oluyor neticede. Film kendi kendini ayağından vuruyor ve ‘Para Asla Uyumaz’ın sert, hızlı, sonuçta sinik ritminin ta kendisi ‘hayat duygulardan ibarettir’e ikna olmamızı engelliyor.
Oysa ki güzel ve samimi bir ‘sanat filmi’nin tatlı tereddüdüne de bırakabilirsiniz kendinizi bu hafta. Sanat filmi deyince korkmamalı; 19 yaşındaki Kanadalı yönetmen Xavier Dolan’ın ilk filmi olan ‘Annemi Öldürdüm’, kendi çılgın gel-giti içinde bayağı oyalayıcı ve enerjik. Gene sonunu söylemiş sayılmam, ‘Annemi Öldürdüm’deki ana-oğul ilişkisinde ölen kalan yok. ‘Öldürülen’, öldürülebildiği kadarıyla, daha çok aşılmaz bir anne-oğul ilişkisinin melodramı ve komedisi, bir türlü kesilip atılamayan bir göbek bağının; enerjiklik ise filmin kurduğu tahterevallinin iki ucuna da hemen hemen eşit ağırlıklar oturtmasından ileri geliyor. Hayatı hakkında kendi fikirleri olan başına buyruk, ergen bir oğulla, hayatı hakkında kimseye verecek tavizi kalmamış, kadın olarak bir sürü bedel ödemiş başına buyruk bir anne arasındaki çekişme çok şiddetli, çok duygusal ve yer yer durumun absürdlük potansiyeline hakkını verecek kadar da komik.
Bir ilk filmin kimi aşırılıklarına, törpülenmemişliklerine, küçük, sevimli özenmelerine sahip olan ‘Annemi Öldürdüm’de belki daha da önemlisi bütün başarılı ilk filmlerin ataklığı ve samimiyeti var: ‘bu benim çok iyi bildiğim bir hikâye, benim hikâyem, bu hikâyeyi anlatmalıyım, bu hikâyeyi anlatmalıyım, bu hikâyeyi mutlaka anlatmalıyım! Bu hikâyeyi hiç kıvırtmadan anlatmalıyım!’ Kıvırtan büyük, kaşar filmler ile kıvırtmayan küçük, taze filmler arasındaki fark da bu. ‘Annemi Öldürdüm’, ilk filmlerinde ister Oliver Stone’a, ister Quentin Tarantino’ya, ister François Ozon’a, isterse de Nuri Bilge Ceylan’a duydukları hayranlığı sergilemek, ille de eteklerindeki taşları dökmek isteyen bütün genç sinemacılara bir hatırlatma: Kendi Hikâyelerine Sadık Kal.