Konuşma, konuşma!

İstanbul Modern, Film Festivali kapsamında ikili konuşmalara ev sahipliği yapıyor. Konuşmacı olarak davet edilen iki kişi, ele aldıkları konuyu enine boyuna konuşuyor.

İstanbul Modern’de İstanbul Film Festivali’ne paralel olarak düzenlenen ikili konuşmalar film festivalinin en heyecan verici olayları arasında, izlemenizi tavsiye ederim! Uzun zamandır İstanbul’da sanatçı konuşmalarının eksikliğini hissediyorduk. Panel denen format belli bir hiyerarşi, hatta oturma düzeni (yüksekçe bir sahne, mümkünse önde masayı örten çirkince kumaş parçası, moderatör vb.) dayattığı için, çoktandır daha gevşek ve yüz yüze bir düzene gerek vardı. Bu ikili sohbet düzeni geçen senelerde özellikle galerilerin inisiyatifiyle yeniden başladı. O alanda ciddi bir faaliyet, dolayısıyla konuşma ihtiyacı var, bu yüzden de konuşmalar daha kıran kırana ve iyi geçiyor.

Geçen yıllarda Galeri Non’da gerçekleşen bir Mehmet Erdener konuşması, geçen günlerde Pilot Galeri’de düzenlenen, resim odaklı Taner Ceylan- Nuri Kuzucan konuşması -ki arkası gelecek-, Galeri Tankut Aykut’taki Nazım Dikbaş konuşması, İstanbul Modern’deki film konuşmaları hemen akla gelenler. Yine İstanbul Modern’de yapılan ‘Türkiye’de Sinemada Neler Oluyor?’ ana başlıklı ikili konuşmalarsa, biraz da esprili alt başlıklarla sinemamızın belli tür ve konularına ayrıldı. İlk konuşma ilk uzun metraj korku filmini çekmeye hazırlanan genç yönetmen Can Evrenol ve eleştirmen Engin Ertan ile gerçekleşti. Korku ve fantastik sinema fan’larının (fanboy tabirini ilk kez duyuyordum!) deyim yerindeyse gizlendikleri köşelerden çıkıp geldikleri konuşmada sinemamızın ana akım korku filmlerinin görüntü yönetmenlerinden blogger’lara kadar geniş bir ekip vardı. Korku filmi, fantastik film, kötü film-çöp film vb. gibi, konuya gönül verenlerin önemsediği ayırımlar zevkle ve kılı kırk yararak yapıldı. Biraz da utanarak sevilen ama sonuçta duygusal bir ilişki de kurduğumuz ‘Dünyaya Düşen Adam’, ‘Şeytan’ vb, gibi filmler yeniden hatırlandı. Bunlarla kurduğumuz tereddütlü ilişki (seviyor muyuz, sevmiyor muyuz? bize bir eksikliğimizi mi hatırlatıyor?) kurcalandı. Nispeten ‘yeraltı’ da olsa, her konuda olduğu gibi dönüp dolaşıp bir noktada ‘kültür’e ve ‘ulusal’a bağlamak gerekti; ‘gelenekten, yani masallardan vb. yararlanmalı mıyız?’ sorusu ‘Lovecraft’ın vazgeçilmezliği’ ile tokuştu ve gelenek ve evrensel arasında bir yerde duruldu.

‘Politik Sinemamız Ne Durumda?’ başlıklı konuşma ise eskiye oranla çok daha kararlı ve net konumlardan konuşan iki kişinin katılımıyla gerçekleşti: Yönetmen Emin Alper ve Kürt Yönetmen kimliğiyle orada bulunan Kazım Öz. Bazen zoraki bir kapsayıcılık gibi duran ‘Türkiye sineması’ şemsiyesi bütün politik tutumları ve filmleri kapsıyor muydu, kapsayabiliyor muydu? Aynı zamanda iyi bir sinema yazarı da olan Emin Alper, ‘sosyal gerçekçi ile politik sinema’ ayrımı üzerinde durmaya özen gösterdi. Kazım Öz ise politik filmler çeken bir Kürt sinemacı olarak, sinemasını bir politik mücadelenin hizmetine vermenin sınırları hakkında fikirler ve çekinceler belirtti. Ayrıca, politik sinema ciddiyette aşırıya mı kaçıyordu? Özellikle son zamanlarda Kürt sinemacıların filmlerinde görülen mizahi dokunuşlar (‘İki Dil Bir Bavul’, ‘Press’, ‘Bahoz’) poltik sinemada yeni bir yaklaşıma da işaret ediyor mu? Gözlemlenen bir nokta da şu ki, seyirci ve konuşma dinleyicisi bu konularda hâlâ nispeten tutucu olabiliyor. Poltik sinemanın ‘gülümsetme’sinin pek yerinde olmayacağına, ‘ağlatma’nın öneminden fedakârlık edilemeyeceğine dair bir fikir dolandı salonda.

Bir sonraki konuşma ‘Sanat Sinemamız Ne Durumda?’ başlıklı idi. Bu ‘ne durumda?’lar, üzerinde fikir birliğine varılmış ‘gibi duran’ eğilim ya da janrların sahihliğini ve sınırlarını yoklamak için düşünülmüştü büyük ölçüde. Ki, ‘sanat sineması’, ’festival filmi’, ‘entel film’ yaftasıyla etiketlenen ve sınırları muğlak, festival seyircisinin bile şikayetine yol açan ‘bir şey’in genelde uzun planlar ve sekanslarla tariflendiği ortaya çıktı: ‘adam - ya da kadın- neden on dakika yürüyor?’du. Konuşmacılar festivaller konusunda deneyimi de olan sinema yazarları Nil Kural ve Gözde Onaran’dı.

Ticari sinemanın kendine özgü sebep-sonuç ilşkisini bozmayı hedefleyen, kimi zaman seyretmesi zahmetli ya da öyle olduğu farz edilen sanat sineması üslubunun önyargılı bir ilişki ile değil, seyirci ve film arasında varolan empatiyle aşılabileceği sonucuna varıldı. Dün de video art ya da kavramsal sanat alanının Türk sinemasından nasıl yararlandığı üzerine Canan ve Zeyno Pekünlü konuştular. İşlerinde, Yeşilçam’da sonuçta kadınların melodramla, erkeklerin ise birbirleriyle baş başa kaldıkları sonucuna varmışlardı ki, çok ilginçti. Önümüzdeki konuşmalarda ‘Nelere Gülüyoruz?’ başlığı altında komedi sinemamız, ‘Türk Sinemasında Kitsch ve Queer’ başlığı altında da şimdiye kadar dile getirilmemiş birbirini doğuran, doğurma ihtimali olan tuhaflık, aşırılık ve cinsel kimlikler konusu dile getirilecek. Son konuşma ise belgesel sinema üzerine… Bütün bunların kitap haline getirilmesi de düşünülüyor ama gene de İstanbul Modern’deki konuşmaların kanlı canlı havasını kaçırmayın.