Kuru ve sıcak

Tarkovski'nin 'Stalker'ini bir aksiyon filmi ile karıştırır, biraz da Ahd-i Atik intikamcılığı katarsanız, 'Takip' gibi birşey çıkabilir; 'Arabamı alırsan kardeşini alırım!!!'
Kuru ve sıcak

Takip, bir tür erkek çocuk zalimliği ve bundan neşed eden romantizmle bezeli bir film.

Bu hafta iyi iki film var; Avusturalya’dan David Michod’un ‘Takip’i de, Amerikalı Kelly Reichardt’ın ‘Gece Planı’ da peksimet tadında, seyirciye anında tüketilecek lezzetler vaad etmeyen fakat güzel filmler. Özellikle Michod’un filmi neredeyse bir Beckett piyesi kuruluğunda açılıyor.

Tozlu, çorak bir arazide bir adamın arabasını çalan birkaç başka adamın başlattığı olaylar, birinci adamın inatla onları takip etmesiyle devam ediyor. Yakın gelecekte bir ekonomik çöküş sonrası olduğunu öğrendiğimiz bir zaman diliminde, müflis bir doğa parçasında filmdeki adamlar kıyasıya birbirlerini kovalıyorlar. Birtakım tuhaf, ‘Lynchien' duraklara uğruyorlar o arada vb.

Guy Pearce her zaman tehditkar görünen dişlerine mana ve ehemmiyet katan bir rolde fevkalade. Yolda peşine taktığı aklı kıt küçük kardeş rolünde Robert Pattinson da fena değil ama çok çabalıyor, çabaladığı da belli oluyor; böyle bir rolde genç Joaquin Phoneix ya da Casey Affleck olsa filmin nerelere zıplayacağını aklınızdan geçiriyorsunuz ister istemez.

Tarkovski’nin ‘Stalker’ini bir aksiyon filmi ile karıştırır, biraz da Ahd-i Atik intikamcılığı katarsanız, ‘Takip’ gibi birşey çıkabilir; ‘Arabamı alırsan kardeşini alırım!!!’

Kendince metafizik, kendince homoerotik, yani bir tür erkek çocuk zalimliği ve bundan neşed eden romantizmle bezeli bu film, yaz günü, özellikle havalandırması iyi salonlarda (çok sıcak filmin geçtiği yerler çünkü) kuşkusuz zevk verecektir. Daha önce ilginç Western denemesi ‘Meek’s Cut-off/ Meek’in Kestirmesi’ni seyrettiğimiz kadın yönetmen Reichardt’ın ‘Gece Planı’ ise, ekolojik farkındalığın ekolojik aktivistliğe gelip dayandığı noktada, günümüzün bir aktivist ‘hücresi’nde olabilecekleri kurguluyor.

İlginç olan, inancın gidip gidip fanatizme dayandığı noktayı yargılamıyor Reichardt. Sadece o ‘nokta’nın iklimine bakıyor. Kuru, çorak bir yer orası, her inancın dibi gibi; ama aynı zamanda ‘haklı’lık da yok değil tam orada. (Ve bir parça da cinnet.) Reichardt, Camus’nün Rus devrimi arefesinde bir grup anarşisti ele alan ‘Les Justes/ Haklılar’ piyesini Big Brother sonrası günümüz dünyası ve onun gençleri açısından yeniden yazmış sanki.

Anlatımdaki mesafe, hatta belli bir ‘apati’ filmin en güzel yanı; hikayenin belkemiğini oluşturan patlayıcı yerleştirme sahnesini sadece su hışırtısı, kürek sesi vb. eşliğinde anlatmayı seçmesi bile bayağı etkileyici. 60’ların coşkun hippi komünü fikrini günümüze uyarlaması, ‘yeni güzel dünya’daki bir duygusal anemiye işaret etmesi de öyle. Kırmızı Fularlı Kız ve onun dağa çıkması olayı akla geliyor ister istemez; günün birinde biri bu konuda bir film yaparsa ortaya çıkacak filmin tabii ki ‘Jin’ benzeri birşey olmayacağı ama ‘Gece Planı’ da olmayacağı düşünülebilir. Bu filmi yapacak yönetmenimiz var mı, varsa kim? O da ayrı mevzu. Kaldı ki, Türk sinema seyirciliği bu aralar ‘Kış Uykusu’na kiltlenmiş durumda.

Geçen gece, kesinlikle tesadüf eseri, futbol tarihinin en büyük yenilgilerinden biri olduğu anlaşılan Brezilya-Almanya maçına şahit olduğum bir masada bu konu bir kere daha açıldı. ‘Şu ‘Kış Uykusu’ hakkında yazmadın.’ ‘Yazdım ya.’ ‘Ama yeterince yazmadın.’ Bu ‘yeterince’nin ne olduğunu az çok kestirmekle birlikte, ‘Kış Uykusu’na taraf olma-olmama sendromunu daha iyi anladığımı iddia edebilirim.

Bizlere, Brezilya yenilgisinin göçerttiği milli gururun tam tersi etki yapması beklenen Cannes ödülünü öpüp başımıza mı koymalı yoksa yerlere mi çalmalı? Bu melodramatik aralıkta (Nejat İşler’in paraları ateşe savurması kadar melodramatik), üçbuçuk saatlik filmi ‘bir solukta’ seyreden hiç tahmin etmeyeceğiniz sinema aşıkları türediği kadar, filme her halükarda burun kıvırmaya karar vermiş olanlar da var.

Bence ‘Kış Uykusu’ sendromunun en eğlenceli tarafı, bir Nuri Bilge Ceylan filmi konusunda kamplaşılması keyfiyeti; kim derdi ki ‘Mayıs Sıkıntısı’ yönetmeni kendi arzusu ve tabiatı hilafına, kendi çapında bir Eurovision hadisesine yol açacak?