Kuzu ile Nemfomanyak

Sinema filmleri belli bir dalgalılık, çeşitlilik gösteren Kutluğ Ataman'ın bence ilk dörtbaşı mamur sinema filminde dalga geçtiği şeylerin seyircideki yansımasını merak ediyorum.

Bu yıl çok da parlak olmayan Berlin Film Festivali’nde gördüğüm iyi filmlerden biri Kutluğ Ataman’ın ‘Kuzu’suydu. Seyretmeye oturdum ve onuncu dakikasından itibaren kahkahalarla gülmeye başladım. Hem sünnetin hem de sünnette kesilecek kuzu olduğunu sanmanın dehşetini yaşayan küçük oğlan çocuğu, bu korkuyu durmadan fiştekleyerek ona eziyet eden bilmiş abla, dağda bayırda yarenlik eden pastoral anne-baba, bir John Waters filminde olsak müthiş travesti Divine’ın canlandırmasını bekleyeceğiniz gözleri ferfecir okuyan babaanne, şaşkın köylüler, beyaz karlar üzerinde güzel saçları uçuşarak, üzerine atıverdiği siyah mantosu ile bir Armani mankeni havasında herkese ağzının payını veren Nesrin Cavadzade, bütün bunlar, ‘köy filmi’ denen, yıllardır kahramanları da kurbanları da belli olan janr’ı tepetaklak ediyorlar.

Buna küçük çocuğun sünnet korkusu ile babanın iğdiş edilme-edilmiş olma kaygısının paralelliğini ekleyin. Ayrıca, köy filmi konvansiyonuna eklenen başka bir temayı da Nursel Köse’nin çok eğlenerek canlandırdığı taşraya gelen pavyon şarkıcısı… Türk sinemasındaki nice pavyon şarkıcısına son noktayı koyan bir rol. Ve bonus: Komik bir Taner Birsel. ‘İtiraf’taki rolünden bu yana abi-baba-bürokrat rollerinde harcanan Taner Birsel’e taşralı sarhoş sünnetçi rolünde muhtemelen bayılacak, sarhoş sünnetçi ile pavyon şarkıcısının filmin sonunda birbirine katık edilmesinde de ayrı bir lezzet, hatta şiirsel adalet bulacaksınız. Yakışır; çünkü ‘Kuzu’ bir penis komedisi ya da merkezinde penis duran bir komedi ya da penise zarar gelmesi korkusu üzerine bir komedi… (Sarhoş bir sünnetçinin eline düşmeyi hayal edin!)

Penis komedisi ile baba tarafından kurban edilme korkusunun yan yana geldiği bu komedideki bir diğer ‘erekte’ figürün de bir nevi melek/esrarengiz yabancı olduğunu, filmin başında görünen uzun saçlı motosikletli fotoğrafçının daha sonra yeniden ortaya çıkarak küçük oğlana ‘bir kuzu getirmeyi vaat ettiğini’ ama sonra ortalarda görünmediğini de hatırlamalı. Görünmesi de gerekmiyor, çünkü ‘Kuzu’da sorunları uhrevi değil dünyevi güçler hallediyorlar, özellikle kadınlar… ‘Kuzu’, köy filmi janrını ya da pavyon şarkıcısı figürünü olduğu kadar İbrahim’in oğlunu kurban etmesi hikâyesini de parodize eden, babanın da oğulun da iğdiş olma/edilme korkusuna tercüme eden bir film. Video işlerinin tersine sinema filmleri belli bir dalgalılık, çeşitlilik gösteren Kutluğ Ataman’ın bu bence ilk dörtbaşı mamur sinema filminde dalga geçtiği, geçebildiği bütün bu şeylerin seyircideki yansımasını merak ediyorum. Özellikle de son zamanlarda şevkle taraf olarak seçtiği ‘muktedir muhafazakâr’ çevrelerde…

Giderek muhafazakârlaşarak erkekleşen (ya da tersi) Türkiye’de, son sözü bir eş ile bir fahişenin söylediği bu kastrasyon komedisinin, bu güncel ‘Lysistrata’nın nasıl karşılanacağını merak etmemek zor. Gerçi, anlaşılıyor ki, Kutluğ Ataman cüretlerin adamı. Gene de hayatta üzerinde durabildiği tartışmalı zeminleri filmine de adapte edebilmenin, ‘bir kaprisin pervasızlığı’nın sınırları acaba nedir, nereye kadardır?

Berlin’deki bir diğer cüretlerin adamı Lars von Trier ise ‘felsefi’ bir havadaydı. ‘Nemfomanyak’ın kesilmemiş 145 dakikalık versiyonundaki hemen her çiftleşmenin anlamlı olduğunu, kadın kahramanın harekete geçirdiği her penisin hüzünlü bir savaşçı gibi göründüğünü söylemek lazım. Trier’in, bir ‘Yatakodasında Felsefe’ çerçevesi ve ‘Maud’la Geçen Gecem’ dekorunda sahnelediği film, Batı kültürünün ‘ruh ve beden’ problematiğine ciddiyetle eğiliyor, tam da bu karşıtlığın halledilmiş göründüğü noktada kadın kahramanın “Ama hiç bir şey hissetmiyorum” cümlesiyle birinci bölüm bitiyor. İkinci bölümü Türkiye sinemalarında seyredeceğim. Penislerin ‘buzlanacağı’ (ne teşbih!) söyleniyorsa da, Ataman’da olduğu gibi Trier’de de penis kendinden öte birşeye işaret ettiği için pek de zararı yok.