Mahalle Memlekettir (2)

Doyum noktasına ulaşan taşraya bakış, başka yerlere yöneldiğinde neler olacak?

Geride bıraktığımız yıl, Türk sinemasının oluşturduğu ‘mahalle’ içinde daha sanatkarca işler yapmak isteyenlerden üçünün filmi öne çıktı. Kazım Öz’ün belgeseli ‘Son Mevsim: Şavaklar’ın, Reha Erdem’in ‘Kosmos’unun ve Semih Kaplanoğlu’nun ‘Bal’ının ortak noktası doğa. Öz’ün filmi doğayı bir döngü olarak ele alıyor. Bu yönüyle ‘orda bir köy var uzakta’ filmlerinin çoğunun çizgiselliğinden ayrılıyor. Doğaya tarifli, güncel (politik, kültürel vb.) bir problem yansıtmıyor, fakat onunla olan ilişkimizin artık kendi başına bir problem olduğunu, onunla artık farazi bir masumiyet ilişkisi sürdüremeyeceğimizi anlatıyor; tam da filmdeki göçerlerin pratikleri içinden... Hikayelerini anlattığı Şavaklar, masaldan filme, doğumdan mezbahaya, son zamanların estetize taşra ve tabiat tariflerine alışkın seyircisine hikayenin geleneksellikle modern arasında lirik ama reel bir versiyonunu sunuyor. 

Bu anlayışın tam tersi, Reha Erdem’in doğayı şiddetle stilize eden, bir fantasmagora haline getiren, epik denebilecek ‘Kosmos’u. ‘A Ay’dan beri, fiziksel çevreyi filmin başkahramanın sanrısı (hatta sanısı) olarak görme/gösterme eğiliminde olan Erdem ‘Kosmos’da bu konuda en uca gitmeye cesaret ediyor. Filmin merkezinde doğaya karışmış ya da düşmüş bir karakter var, aynı zamanda da ‘kırklara karışmış’ biri... Karakterdeki evliyalık imasında bence önemli olan, onun filmdeki doğa içinde insanın kaderinin de diğer yaratıklara bağlı hatta onlarla aynı olduğunu şiddetle ‘hissetmesi’. (‘Şavaklar’da da daha ‘reel’ bir biçimde aynı şey var.) ‘Kosmos’da, filmin amacına uygun olarak, son zamanlar Türk sanat sinemasının pırıltılı, idealize taşrası daha da hayallere karışmış, sisli bir fon olarak beliriyor. ‘Kosmos’, abartarak, belli bir eğilimin, ‘taşra sinemasının’ dinamiklerini açık ediyor böylece. 

Söz konusu sisli manzaralara en iyi örnek Semih Kaplanoğlu’nun ‘Yumurta’ filminin başında, annenin belirsiz bir doğa parçasında gezinmesi ya da ‘Süt’de anneyle sazlıktaki karşılaşmadır. Üçlemenin son filmi ‘Bal’da ise tabir caizse sisler aralanıyor. Taşra filmlerinin yüreğindeki şiir problemi, yani hem karakterin şair/sinemacı/doğaya karışmış romantik vb. olma isteği, hem de yönetmenin şiirliliğin kühnüne varma arzusu üs tüste oturuyor. ‘Bal’ın doğası, ‘Kosmos’un bir süt-bal-ateş-toprak vb. karmaşası olarak sunduğu resimden farklı. ‘Bal’ ikiliklerle tanımlanmış bir doğa fonu önünde şiiri bir öz ve bir beceri olarak düşünüyor, ‘kekeleme’ ve ‘söyleme’ arasında geçişler belirliyor. Kahramanının içinde bulunduğu durumu daha çok bir tekamül meselesi olarak ele alıyor. 

Benim için ilginç olan bundan sonra olacaklar. Belli bir doyum noktasına ulaşmış olan taşraya bakış, başka yerlere yöneldiğinde neler olacak? 

Senenin bir diğer ilginç filmi ‘Pus’ gibi (ismiyle müsemma) şehrin kenarlarında da aşağı yukarı aynı manzarayı mı görecek? ‘Üç Maymun’da olduğu gibi ayrıntılar üzerinde titreşip, pırıldayıp duracak mı? Yoksa bu filmlerin yüreğindeki şiir/şiirlilik meselesi başka şeylere, ideolojik ya da inançla ilgili başka konulara mı işaret edecek. Merakla bekliyorum.