Mahfazasız muhafazakârlık

!f tartışmasında Yusuf Kaplan'ın asıl havalandırmak istediği klasik bir kan davası: Sinematek ve onun aydınlarının memlekete ettikleri... Bu çok eski ve artık aşıldığını sandığım bir mevzudur. Muhafazakâlık da değişmeli

Uğur Vardan, İhsan Kabil’in !f ve benzeri film festivallerini bazı odaklara ‘şikayet eden’ yazısına tepki duymuş ve bunu kınayan nazik, yer yer Kabil’i taltif eden bir yazı yazmış. Yazı dolayısıyla tepkiler çığı doğdu. Bunlar arasında ciddiye alınabilecekler sadece Kabil’in ve Yusuf Kaplan’ın yazıları. Ama onlar da, memleketteki muhafazakarların yıllardır ısıtıp ısıtıp önümüze sürdükleri temaları topluca görme fırsatı sağladıkları için tartışılmayı hak ediyorlar… Bol heyecan, her şeye teşmil edilebilen bir mağduriyet hissi, konuları (Batı terminolojisine sararak) bir pop-uhreviliğe büründürme eğilimi, esas meseleyi toza dumana boğan ‘metafizik’… Alttan alta ise hoşgörü eksikliği ve müridini arayan hoca tavrı…
İhsan Kabil, !f’te hiçbir şey görmemiş. Fakat “İsterseniz önce bir film festivali nedir ve nasıl bir anlam taşımalıdır sorunsalından başlayalım” diyecek kadar kesin bir fikre sahip: “Bir film festivalinde neler olmaması gerektiği” konusunda… Bu ‘fikir’ dönüp dolaşıp bazı ‘sapkın filmler’le (eşcinsel temalı yani) temsil edilen ve “Toplumun mihenk taşının aile kurumu olduğunu düşünürsek, bunu darmadağın etmeye, aşkın ve spiritüel boyutu yok saymaya çalışarak, mediocre, kitsch ve banaliteyi meşru kılmaya dönük edim ve verimler”de odaklanıyor. 

Kabil, tıpkı kendisi gibi, aileyi sadece toplumsal kabul görmüş bir araya gelme biçimlerinden biri (benim için öyle mesela) değil, ‘aşkın ve spiritüel’ olarak gören ve birbiriyle aile kurmak isteyen ne kadar çok eşcinsel erkek ve kadın olduğunu bilse ya da bilmezlikten gelmese her halükarda insanın ontolojik arayışı konusunda ufku genişlerdi. Öte yandan !f’te film seyretmiş olsa, geleneksel çekirdek ailenin tehdit altında oluşunu neredeyse dinsel bir tonda tartışan ‘Sığınak’ gibi filmler olduğunu da görürdü. Ama onun ‘seyretmediği kadarıyla’ !f gibi festivallerde işler bu şekilde yürümüyor. Fantezisinde, sadece “Her şeyin var olduğu ontolojik bir durum hiçbir şeye denk gelinceye kadar” coşup taşan bir nevi cadılar bayramı sözkonusu…
Bir festival programı hangi dengelerle yapılır, hayatla ilgili tarifler geleneksel ya da değil, nasıl ince elenip sık dokunur, Gökkuşağı Partisi noktasına gelene kadar çalışanlar nasıl ter döker bunlarla ilgilenmeye hiç niyeti yok. Üstelik bu çabalara destek olan damarlardan biri de yok edilsin istiyor. Diyor ki: “Sistem, insanların elinden çıkma bir düzenektir ancak sınırlı hayat çizgisi gerçeğiyle aşkınlık ve yaratılışla bağlantılandırılışından müstağni bir olgu değildir.” 

Bir film festivali de titiz bir ‘sistem’dir ve sanat eseri “aşkınlık ve yaratılışla bağlantılandırılışdan” bilhassa “müstağni” olmadığı için, bir festival, bu konuda çeşitlilik ve hakkaniyet gözetmek üzere kılı kırk yarar. Kendi tabiriyle “seyircinin sinema kültürünün ve yeryüzündeki varoluşun halinin olgunlaşma yönünde yükseltilmesi”ne, yani Kabil’in metafizik görünüşlü fakat aslında mekanistik ve araçsal ‘yücelme’ tasavvuruna, anlaşılan bir takım levye ve kaldıraçlar marifetiyle varılacak. Oysa, o da bilir ki, sanatın yolu bir oraya bir buraya kıvrılarak, tereddüt içererek, çoğunluğun kuşku duymadıklarından kuşku duyarak ilerler.
Bir zamanlar kendisiyle aynı okulda çalıştığım ve dalgın profesör havasını severek hatırladığım Yusuf Kaplan ise sanatın böyle ilerlediğini biliyor. İtiraf da ediyor: “Ben, -sapkın yönelimler dışındaki- bütün avant-garde, experimental, marjinal girişimlerin desteklenmesinden yanayım; çünkü asıl çığır açacak atılımlar buralarda/n yeşerir.” Avangardın desteklenmesi projesinin, ne olduğu Kaplan’ca da belirsiz ‘sapkın yönelimler’den nasıl ayrılacağı, hakkaniyetle bakılacak olursa, yumurtanın sarısının beyazından nasıl ayrılacağı kadar (aslında yumurta kadar) ontolojik bir sorun. Avangardın kendisinin normlara göre ‘sapkın’ ve normlardan ‘sapmış’ bir yönelim olması keyfiyeti nasıl açıklanacak, meçhul.
“Film dili,” diyor Kaplan, “Constable ile Hegel, Cézanne ile Husserl, Picasso ile Heidegger arasındaki ilişki (gibi) birbirlerini vareden bir ilişki”nin meyvesidir. Bu ilişki zincirlerine hayran ama onların bu topraklarda yaratılamamasına hayıflanan Kaplan’ın havalandırmak istediği ise klasik bir kan davası: ‘Sinematek ve onun aydınlarının bu memlekete ettikleri’… Bu çok eski ve artık aşıldığını sandığım bir mevzudur. Sinematek’in üzerinden yıllar geçtiğini ve mesela, Türkiye’de artık kendisini (ve ayrıca Nabi Avcı’yı da) benimle birlikte aynı sinema bölümünde görebilen entelektüel bir kapsama ihtiyacının geliştiğini görmemek taraftarı: 

“Sinematek’in kurulmasından bu yana, film sektörüne hâkim olan bu çevre, bu ülkenin kültürel, entelektüel ve estetik kaynaklarına oryantalistlere rahmet okutacak kadar yabancı ve şaşı bakagelmiş (…) Batı’dan sorgusuz sualsiz ithal ettikleri kendi köksüz ideolojik yönelimlerinin dışındaki bütün yönelimleri es geçmiş (…) Sinematek’ten ve Yeni Sinema dergisi günlerinden bu yana bu sol-seküler çevrenin kıytırık meseleleri…” Böyle gidiyor. Arada ‘Batı’lı’ aklı geliyor Kaplan’ın: “Kübist ve Sürrealist düşünce anlaşılmadan, Fransız film teorisini de, Fransız -yeni dalga- sinemasının öncü yönetmenlerini de; formalizm ve konstrüktivizm anlaşılmadan Sovyet -devrim- sinemasının geliştirdiği film teorisini de (anlamak mümkün müdür); post-Romantik şiir ve Soyut Dışavurumculuk akımları anlaşılmadan… ” vs., vs. Değildir elbette, ama/ o halde bu dur durak bilmez düşünce seli, bu şiddet ve celal nedir demek istiyor insan.
Ayrıca, ‘sol-seküler çevre’nin bulduğu cevaplara her zaman aklı yatmamış biri olarak bile, Kaplan’ın ’su yatağını buluyor, geliyoruz’ diye tarif ettiği yeni sinemanın iki isminden biri olan Semih Kaplanoğlu’nun da kendisinin Sinematek uzantısı İstanbul Film Festivali’nin çocuğu olduğunu itiraf etmem gerekir. Kaplan’ın insanlık mirası bir dünyalılığı kapsama, ama aynı zamanda dar bir yerlilik tarifine sığma isteği Türkiye’ye özgü eski, kafası karışık muhafazakarlığın en ‘post-Romantik’ tezahürlerinden biri. ‘Yeni dalga sinemasının yönetmenlerini bilmek’ onları hayat tarzı olarak da anlamak istemektir, açacakları kapıdan girip menfur ‘Gökkuşağı Partisi’ne düşmekten korkmak değil. Kaplan’ın aforizmatik üslubunun zirvelerinden birini nakletmeden edemeyeceğim: “İncil’in labirentvârî yapısı keşfedilmemiş olsaydı, Avrupa sanat sineması icat edilebilir miydi?” Bilmiyorum, düşünmeye değer, ama benzer bir ‘yapı’nın Kaplan’ın ‘vaaz tonu’nu açıklayacağına eminim. 

Türkiye’deki ‘sol-seküler’ denen ‘şey’ değişti. Kabil’in de Kaplan’ın da dışlandıklarını düşündükleri alan bu. Uğur’un tartışma üslubundaki hakkaniyet isteği bile bunun yansıması. Artık o dedikleri şey başka hayat biçimlerini kapsamayı önemsiyor. Muhafazakarlık da değişmeli. Demişken, Nihal Bengisu Karaca bu konulara ne der acaba? Onun adını ben de anacağım. Kendisine ‘sol-seküler’ cenahtan vazife verildi, ‘cevap isteniyor’ sanmasın. Benimki merak; onun muzip bakışlarında bile bu çeşit muhafazakarlığa bir cevap olduğunu biliyor ve aslında buna güveniyorum.