Masalsı muhafazakârlık

'Mahfazasız muhafazakârlık' yazım üzerine üç yazı kaleme alan Yusuf Kaplan, kendini muhafazakâr değil Müslüman olarak tanımlıyor. Oysa muhafazakarlık bir tutumdur, önüne dinsel, cinsel, hayatla ilgili çeşitli sıfatlar getirilebilir
Masalsı muhafazakârlık

Yusuf Kaplan, iki hafta önce yazdığım ‘Mahfazasız muhafazakârlık’ yazısı dolayısıyla cihanşumül meseleleri kapsayan üç yazı kaleme aldı. Eksik olmasın, ‘Fatih Özgüven’in bu tartışmaya girmesi iyi oldu’ diye başlayıp ‘çapım ve kalibrem’ dolayısıyla konuyla ilgili metinler üretmemi isteyerek biten bu yazılar karşısında sadece ‘estağfurullah’ diyeceğim. Yusuf Bey’in tersine, adını böyle koymaktan hiç gocunmadığım ‘yerlilik’in sevdiğim erdemlerinden biri ölçülülüktür. Böyle projelere talip değilim; bir konudan yola çıkıp dünya meselelerini çözmeye çalışmak sağdan ya da soldan, Türkiye aydınının hamasi hallerinden biridir. Ayrıca ‘metin’den anladığım bir ‘beyin fırtınası’, üsluptan anladığım da bombastik tabir edilen, tozu dumana katıp göz gözü görmez hale getiren bir şey değil. Bu yüzden sadece Yusuf Bey’in tam bu üslupla yazılmış metinlerindeki bazı noktalara temas edeceğim.

YAZI 1: Yusuf Bey, kendisini ‘modernliğin bir ürünü’ olan muhafazakâr kelimesiyle tanımlamıyor, Müslüman olarak tanımlıyormuş. Oysa muhafazakârlık bir tutumdur, önüne dinsel, cinsel, hayatla ilgili çeşitli sıfatlar getirilebilir. Haydi Müslüman bir muhafazakâr diyelim ona. Emin olabilir ki hiç muhafazakâr olmayan, ‘avangard’ Müslümanlar da gördüm, gayet muhafazakâr avangardlar da… (Demişken; Yusuf Bey’in yere göğe koyamadığı ‘avangard’, modernliğin değilse neyin ürünü?)

Yusuf Bey, filmlere ve festivallere desteğini sayıp döktükten sonra sıra bir klasiğe gelmiş. “Mağduriyet edebiyatı yapacak değilim” diye başlayıp soluğu “sanatın neredeyse bütün alanlarında Cihangir’le Nişantaşı arasına sıkışmış daracık çevrelerin yat borusu” edebiyatında alıyor. Peyami Safa’nın aynı adlı romanından neş’et eden ‘Fatih-Harbiye’ dikotomisi muhafazakârlığın sevdiği bir klasiktir. Muhafazakârlıkla avangard arasında kalmış entelektüeller bu kolaycı kutuplaşmadan artık medet ummasalar. İstanbul’da kimin (ve neden) hangi semtlerle ilişki kurduğu, gerçekte nerelerde gezindiği şehirle aramızdaki ‘poetika’nın konusudur, kolaycı bir ‘sosyolojinin’ değil, hakikaten sadede gelelim.

YAZI 2: Yusuf Bey, burada ‘yarım asırdır Türk sinemasının üzerine heyula gibi çöken, kendilerinden başka kimseye nefes aldırtmayan sinemasal iktidar’dan (hep bu benzetmeci, masalsı üslup) bahsediyor ve sanırım beni de oraya dahil ediyor. Yusuf Bey, ‘sol-seküler’, ‘sinematekçi’ çevreyle aramdaki fikir ayrılıkları, benim onlara onların bana olan itirazları uzunca bir liste tutar. Ama ‘mağduriyet edebiyatı’ yapmayacağım, ülkedeki sinema kültürünü, seyircilik iklimini, kafaları zaman içinde ister istemez gelişerek, idrakleri genişleyerek yapan o çevredir.

‘Yerlilik’ konusundaki hislerimi yukarıda belirttim. Yusuf Bey ‘Amerika’da en çok okunan şair Mevlana’ örneğini verip kendi ağzıyla bunun ne yersiz bir ‘argüman’ olduğunu itiraf etmiş laf arasında; onun aceleci, bir şeyi söyleyip iki satır sonra kendini düzelten hoş üslubunun bir örneği. Yazılar uzun uzun kendiyle konuşan bir feylesof esprisinde; isimler sayılıyor, dökülüyor, kendi kendine, kendi kendiyle tartışıyor… Onun sevimli, dalgın profesör havasından geçen yazıda bahsetmiş idim. Ama yazıyı zorluyor.

YAZI 3: Yusuf Bey’in isim, kuram vs. sayıp dökmekteki, ona buna ‘ışık tutmaktaki’ iştahına özel bir anlam yüklemeyeceğim. Bunda kendi buluşuyla ‘metamorfoz yemiş’ Türkiye aydını üslubundan izler var. Dolayısıyla, yazının anafikri olan ‘sinemayı bir medeniyet meselesi olarak görmek’ düsturu da Mustafa Kemal’in oraya buraya yazılan darbı meselleri kadar afaki. Yusuf Bey, art arda adlarını zikrettiğiniz Pasolini, Fassbinder vb. kendi ülkeleri için film yaptıklarını söylerken, aslında kendi ülkelerinin darkafalılıkları, önyargıları, suçlu vicdanları ile didiştiklerini söylemek istiyorlardı, farkında mısınız?

Nihal Bengisu Karaca, geçenlerde gayet duru bir üslupla tartışmayı özetlediği yazısında “Muhafazakârlar/ dindarlar sinema alanında (siyasette ve ekonomide aldıkları) mesafeyi alabilmiş değiller. Niyet var mı ona da emin değilim” diyor ve “Öteki hayatlara karşı gardını almaktan yorgun düşmüş muhafazakâr müktesebatın ‘beriki’ yani ‘kendisi’ hakkında ne anlatacağını unutmuş olmasından kaynaklanan tutukluğu”ndan bahsediyor. Bence iyi bir özet.

Sorun sadece muhafazakâr dindar değil, ‘Çınar Ağacı’ gibi şeyler ortaya çıkarabilen muhafazakâr Kemalist ‘müktesebat’ için de geçerli. Tumturaklılık, büyük söz söyleme tutkusu, hamasetten kaynaklanan bir tutukluk. Ne iyi ki, sinema sonuçta ‘yapılan’ bir şey; uzun uzun teorisi üzerinde çalışılacak ve konuyla ilgili kimseler cevaz verirse girişilecek bir iş değil. Muhafazakâr mıdırlar değil midirler bilmem ama şahsen bayıldığım Halit Refiğ de, Semih Kaplanoğlu da, ‘Uzak İhtimal’ yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun da, Nihal Bengi Karasu’nun adını zikrettiği, mükemmel bir inanç tartışması olan ‘The End of the Affair’ yönetmeni Neil Jordan da film yaptılar, yapıyorlar, yapacaklar. Kimseden ne çektikleri konusunda izin almadan. Sanat böyle ‘işler’.