Michelle 'bakire' Williams

Yüzünün ifadesiyle hatırlanan oyuncu kalmadı artık. Michelle Williams onlardan.

Peter Mullan’ın ‘Ken Loach mı, o da kim?’ tipi yüksek realizmde ısrar edeceğini gösteren ‘Neds/ Serseriler’ ve gecikmeli olarak gelen ‘Blue Valentine/ Aşk ve Küller’... Sıcaklarda tahammülü güç olsa da oldukça görülmeye değer ikisi de.
Mullan, erkek denen yaratığın ait olma- olmama sorunlarını, hele de kaçacak pek fazla yeri yoksa sürüye dahil olmaktan başka şansı olmadığını anlatıyor. Sonundaki Katoliklik vurgusu olmasa daha iyi olurdu belki, ama İsa’nın da adeta çeteye dahil olduğu memleketlerde başka türlüsü pek mümkün değil galiba.
Öte yandan, erkek denen yaratığa sonsuz istihfaf dolu gözlerle bakan Michelle Williams’ı seyretmek belki daha ilginç bu hafta... Yüzünün ifadesiyle hatırlanan oyuncu kalmadı gibi bir şey artık. Oysa Michelle Williams’ın horgörü dolu bakışları uzun zamandır ufkumuzda. (Horgörünün kraliçesi Başak kadınları, onlardanmış!) Onu, en son Oscar töreninde üzerinde yatılı kız önlüğünden bozma çok da şık bir elbise ve kısacık oğlan saçlarıyla bütün o kuyruklu, kurdelalı dişiler güruhu içinde hatırlıyorum. Bakışlarıyla sadece onları değil, bütün Oscar gecesini ezip geçmişti.
* * *
Hesapça bir aşk hikayesi olan ‘Blue Valentine’da film boyunca dövünüp duran Ryan Gosling’e bakışlarının yanında hiç kalır gerçi. ‘Blue Valentine’ın özeti şu; birine iyilik yapıyorsanız, bunun için fazladan karşılık beklemeyiniz, hele Aşk hiç! Amansızca doğaçlama oyunculuk ve amatörce flashback’lerle tıkabasa dolu bu bağımsız yapımın şık, güzel sahneleri var; fakat film esasen kendini James Dean sanan erkeklerin ayakları fazlasıyla yere basan kadın duvarına çarptıklarında olacaklar üzerine. Kül mül yok, doğru dürüst Aşk da olmamış zamanında zaten.
Williams’ın Ryan Gosling’e ‘sana öyle aşık değilim ki, o kadar olur!’ diye bağırdığı sahne rahatlıkla sinemanın on anti-Aşk sahnesi arasına girer. Michelle Williams’ı ilk ‘Brokeback Mountain’den hatırlıyorum. Kocasının bir erkeğe aşık olması havai zengin kızı Anne Hathaway’ın umurunda mı belli değildi, kocası rolündeki oyuncuyla sonradan saçma sapan komediler de çekti zaten. Ama Michelle Williams’ın, olup bitenleri ‘anlamak’ filan şöyle dursun fena halde şahsi bir yenilgi olarak aldığı ortadaydı. (Filmde kocasını oynayan aktöre kendi hayatının filminde geçici bir rol vermesi, ondan çocuk sahibi olup sonra boşaması da cüretkarlıkla sadizm arası bir şey olarak yorumlanabilir.) ‘Beni Asla Bırakma’da ise, pek güzel başarabileceği belli olan rahibe rollerinin bir versiyonunda çok güzel hatta dokunaklıydı.
* * *
Michelle Williams ve seks değil, Michelle Williams ve erdenlik müthiş bir ikili oluşturuyor anladığımız kadarıyla. Gayet başarıyla yer aldığı ilginç western ‘Meek’in Payı’nda da kızılderilinin öğüdüne kulak asan tek kişi oydu. Hayır, Vahşi’nin cazibesine kapıldığı için değil, sağduyu ve akıl öyle emrettiği için. Klasik sinemada böyle erden kadın rolleri vardır. ‘Afrika Kraliçesi’ndeki Katherine Hepburn, ‘Tanrı Bilir, Mr. Allison’daki Deborah Kerr, erkekle değil bir romans nesnesi, bir üreme aracı olarak bile ilgilenmezler. Çeteden biri olan, oğlanların dibinden ayrılmayan kızlardan asla değillerdir. Michelle Williams o soydan işte. Oğlanların gözüne girmek için kırk takla atan kızlarla dolu popüler sinemada bulunmaz kumaş.
Son filmlerinden birinde Marilyn Monroe’yu oynayacakmış. İlk bakışta olur şey gibi gelmiyor ama sarı perçemlerin altından etrafa dik dik bakacağına, yer yer dudaklarını istihfafla bükeceğine emin gibiyim. Bir çeşit yapıbozum tekniğiyle MM’nin özüne bile varabilir!

.