Mike Nichols'dan Atıf Yılmaz'a...

Sinemanın bir kültürel nabız olduğuna, her filmin bir başyapıt olmak zorunda olmadığına, ama her filmin etrafta olup biten bir şeye işaret edebileceğine duyulan inanç iyi sinema profesyonellerinin seyirciye tattırdığı bir duygudur. Artık tam böyle değil, hele bizde hiç değil.
Mike Nichols'dan Atıf Yılmaz'a...

Usat yönetmen Mike Nichols, geçen hafta yaşamını yitirdi.

Geçtiğimiz hafta yaşamını yitiren Mike Nichols, Broadway’i Hollywood’a, Hollywood’u da daha yeni bir sinemaya bağlayan önemli halkalardan biriydi. Ben yönetmen olarak daha fazla filmi var sanıyordum, meğer sadece 22 filmi varmış.

Filmlerinin sayıca çok ya da önemli görünmesinin sebepleri belki de Nichols’un dayanıklılığı, bizim sinemadaki Atıf Yılmaz gibi, hemen her türü denemesi ve herşeyi merak etmesi idi. Yılmaz gibi niceliğin nitelikten daha önemli olduğu bir iş ortamında çalışmak zorunda kalmadığı için de her projeye yeterince eğilebilecek zamanı oldu herhalde. Yoksa ‘fıtrat’ları benzerdi.

Nichols bir ‘auteur’ ya da ‘sanat filmi yönetmeni’ sayılmaz belki ama bu konuya da fazla takılmış görünmez. Kendisinden önceki kuşağın Otto Preminger ya da Joseph Mankiewicz’i gibi, Amerikan sinemasına Avrupa’dan dahil olan ama hemen uyum sağlayan ve ona deri değiştirten yönetmenlerdendi. Preminger gibi kılçıklı konuları kurcaladı, yeni ‘janr’lara yol açtı; Mankiewicz gibi sinema için iyi diyaloglar yazdı, bunların kulağa teatral gelmemesini sağlayacak risksiz ama işlek bir sinema dili benimsedi. (Karısı Elaine May ile stand-up gösterileri de yapmıştı.) Bir Nichols filmini merak ederdiniz bakalım neler yapmış diye. Muhteşem filmlerle kötü filmler arasında gidip gelmedi. Aktörlere özellikle aktrislere özen gösterdi, onlara ödüller kazandırdı. Sinema ile ilgisi ve duygusu çok yönlüydü. Albee’nin ’Who’s Afraid of Virginia Woolf?/Kim Korkar Hain Kurttan?’ piyesini sinemada belgeselden gelme görüntü yönetmeni Haskell Wexler’in dinamik siyah beyazına emanet ederek piyeslikten kurtarıp parlattı.

‘The Graduate/ Aşk Mevsimi’nde zamanın ruhunu kavradı, ‘gençlik filmi’ denen şeylerin ilk örneklerinden birini verdi. Banliyö çocuğu Dustin Hoffmann üniversiteden yeni mezun olmuştu ve ailesinin yazlığında aile dostu, ortayaşlı vamp Anne Bancroft tarafından baştan çıkarılmaktan başka ne yapacaktı acaba? Tam da 1967’de, iyi aile çocuklarının da radikalleşebilecekleri hissini veren bu taze filmin senaryosunda çizgi roman yazarı Buck Henry’nin de parmağı vardı. ‘Catch 22’da Joseph Heller’in çok satan alaycı II. Dünya savaşı romanını sinemaya kült romanın yapısını değiştirerek uyarlama cesareti gösterdi. Amerikan sanat sinemasının, adını koymadan, Bergman ve Antonioni gibi Avrupalı ustalara saygılar sunan (uzun planlar, doğaçlama oyunculuk, yabancılaşma muhabbeti, sinemada yeni bir kent/New York gösterme endişesi) filmlerinden ‘Carnal Knowledge/ İlk Defa’yı ilk seyrettiğimde müthiş yetişkin, karanlık ve sofistike bulmuştum. Hala öyle bulur muyum şüpheli, ama genç sinemaseverlere çocuk-çoluk sinemasından palamarı çözüp başka sulara yelken açma hissini veren belli başlı filmlerdendir. (Hala 4.99 sepetlerinde var, arayınız.) Ta 2004’de çektiği ‘Closer/Daha Yaklaş’ da da 80lerin çocukları için aynı şeyi yapmış olabilir Nichols.

Devran dönmüş, fena halde mübrem ’Yabancılaşma’ mevzuunun yerini fena halde mübrem ‘İlişkiler’ mevzuu almıştı. İkisi de hayatı açıklamak için birer ‘dönem anahtarı’ydı elbette. ’Closer’ ilişkiler (ve yumağı) hakkında pop-nihilist, kendince yeni bir filmdir. Daha sonra önemsemezsiniz belki, ama bu konuda yapılmış başka, daha iyi filmleri sınamak için mihenk taşı görevi görür. ‘Silkwood’ nükleer konusunu ilk kez cesretle kurcalayan bir filmdir, ‘Charlie Wilson’un Savaşı’nın da yeni kuşaklardan çok hayranı olduğunu biliyorum. Mike Nichols’ın bu tarafına imrenilebilir. Tabii Atıf Yılmaz’ın da…

Sinemanın bir kültürel nabız olduğuna, her filmin bir başyapıt olmak zorunda olmadığına, ama her filmin etrafta olup biten bir şeye işaret edebileceğine duyulan inanç iyi sinema profesyonellerinin seyirciye tattırdığı bir duygudur. Artık tam böyle değil, hele bizde hiç değil; anlatım araçlarının, sinemanın tüketilme biçimlerinin vb. hızla değişmesinin de payı var bunda elbette. Ama gene de tam bu değil sebep.

Sevimlice bir film olan ‘Karışık Kaset’i meydana getiren parçaların bir Atıf Yılmaz’ın elinde dengesini nasıl çok daha iyi bulacağını ya da Mike Nichols’un ‘Kumun Tadı’ benzeri bir filmi neredeyse ‘suluboya’ lezzetinde müthiş görüntülerine, zarif- depresif kamerasına, güzel müziğine feda etmeyeceğini, altta yatan canalıcı insan kaçakçılığı meselesine de yeterince hakkını vereceğini düşünebiliriz.